KİTAP ÖZETLERİ VE MAKALELER

 

 

 

Hayat Yolunda ZORLUKLARLA MÜCADELE

Yazar: Prof. Herbert N. Gasson
Yayınevi: Timaş


Gasson Diyor ki:
•           “Kitabımı okuyup ta kendi vaziyetine uyan teşhisleri gören, ve gösterilen çarelere sarılmayan bir insan kurtarılmasına imkan kalmamış bir zavallıdır. Ben öylelerine gömülmemiş ölüler, derim.”
Tahammül Her Şeyin Üstündedir.
•          Gazetelerde insanın hayattaki rolü hangi yaşta biter diye birçok anketlere şahit oldum. Bence bu sorunun cevabı şudur: Bir insan rolünün hangi yaşta biteceğine inanıyorsa, rolü o yaşta biter.
•          Asıl felaket de, birçok gencin ilk mağlubiyetten korkarak bütün cesaret ve iradelerini kaybetmeleri değil midir? Hiç kimse, nefes aldığı müddetçe kendisini bitmiş-tükenmiş görmemelidir. Kalp çarptıkça istikbalden ümit kesilmez. Tahammül gösterebilenler için mağlubiyetler bir kuvvet kaynağıdır. İnsanın başladığı işi tahammülsüzlük yüzünden yarım bırakması en büyük zaaftır. Hiç kimse işini başarısızlık anında terk etmemelidir. Evvela zorluklar aşılmalı, gerekiyorsa ondan sonra çekilmelidir. İşini adeta kaçarak bırakan bir adamın kendine itimadı sarsılır ki, bu başlı başına bir zarardır. Esas kötü etkisi, sonradan girişilecek işlerde de görülür.
•          Hakiki tehlikeler karşısında insanların henüz keşfetmedikleri hakiki kuvvet ve kabiliyetleri görülür. Herkesin yedek kuvvetleri vardır. Bu yedek kuvvetlerin yardıma koşması için insanın zorlanması gerekir. Savaş şartları zorlamadan, yedekler askere alınmaz.
•          Dayan ve vur! Rakibinin de ancak iki eli var.
•          Başarmak, yenmek arzusu! Bu arzu çok defa her kuvvet ve kabiliyetten daha kuvvetlidir. Kabiliyet ve başarma arzusu yan yana gelince karşılarında durulmaz.
•          Büyük adamlardan birisi şöyle der: Hayata atıldığım zaman en lüzumlu şeyin azim ve kudret olduğunu zannetmiştim. Yine aynı fikirdeyim. Fakat, kırk yıl sonra bir şey daha anladım. Sabır olmadan bunların tek başına bir kıymeti yok. Hepsini manalandıran ve kuvvetlendiren, sabırdır. Azimle başlar ve devam ederiz. Bitirmek için ise sabır şarttır.
•          Zamanı geçmek üzere olan bir şeye yetişmeye çalışmak, müspet manada acele etmektir. Zamanı gelmeyen bir işi yapmaya kalkmak olumsuz manada acele etmektir. Gençlik sabır ve tahammülü, ihtiyarlık atılganlığı ihmal edemez. Gençler hem tahammüle hem de teşebbüs gücüne sahip olmalıdır.
•          Tren yolu yaparken bütün engellere rağmen ilerlemeye mecburuz.

Engel ve Zorlukların Kıymetini Bilin

•          Hayatı yenmek isteyenlerin bilmesi iki hakikat vardır:
1.          Engel ve zorluklar hayatın mahiyeti icabıdır. Zorlukların önünden kaçan insanlar, bunu inanılmayacak kadar büyük bir bedelle öderler.
2.          Hayatta engel ve zorluklardan daha berbat bir şey daha vardır ki, bomboş oturmak, her işten kaçınmak veya tembelliktir. Hayatın tehlikelerinden, meselelerinden kaçmak isteyenler, kaçmaya çalışırken düşerler.
•          Her büyük başarı, büyük bir mücadelenin neticesidir. Mücadelenin zor tarafı fedakarlıktadır. Fedakarlık başlı başına bir mücadeledir. Hem canının her istediğini yapacaksın, hem de başarılı olacaksın; bu mümkün değil. Yükselen ağaç rüzgarın kamçısıyla iyice pişer, kuvvetlenir. Zorluklar hayatımızın bile taşıdır. İşte zengin çocuklarının ekseriya zayıf kalmalarının başlıca sebeplerinden biri de, bunların üstesinden gelmeye çalışacakların zorlukların olmamasıdır. Bunlar ağızlarında altın kaşıkla doğmuşlar, zavallılar kuvvetlenmek için hiç bir fırsat bulamamışlardır.
•          Akıllı ve cesur bir adam sabah masasının başına şu cümle ile oturur: Bakalım yenilmesi gereken kaç zorluk var.
•          Herkesin kıymeti ve şerefi, halletmekle vazifeli meselelerin büyüklüğü kadardır. Çözmeye çalıştığınız meseleden daha büyüklerini şu anda başkalarının çözmeye çalıştığını unutmayınız. Dünyada halledilmiş bunca meseleyi düşünün ve sizin meselenizin daha küçük olduğunu görün. İşin başındaki insanlar manevi dürbünlere sahip olmalıdırlar.
•          Bir insanın en iyi dostu onun mesuliyetleridir. Kuvvetli bir insan mesuliyet almaktan korkmaz.

Engel ve Zorluklardan Ders Alın

•          Hiç bir kimse zorluk karşısında gelişi güzel tavır almamalıdır. Nasıl davranmak gerektiğini incelemeli, tespit etmelidir. Kendimize daima sormalıyız: Bu işle alakalı, bana yardım edecek bir kitap yok mudur? Öğrenmenin en ucuz ve en kolay kolu okumaktır. Okumaya ve öğrenmeye ayrılan zaman daima kendisini öder. Esasen ilmin sırrı bir çok kaynaklardan toplanmış olmasındadır.
•          En büyük korkum işlerimin benden önce gelişmesidir. Bu gün en mühim mesele şudur: İşime nasıl sahip ve hakim olabilirim?
•          Plansız, neşesiz, ve sinirli çalışmaktan daha zararlı bir şey yoktur.
•          Şiddetli bir rekabet devrinde yaşıyoruz. İnsanlar mesleklerinde ihtisas sahibi olmaya mecburdurlar.
•          Aşılmaz yollar var ise bunlar öncelikle insanın kendisindedir. İşinizi düzene koymak isterseniz, önce kendinizi düzene koymanız gereklidir. Siz yenilenmeyince, yenilik olmaz, yani sizin hesabınıza.
•          Bir çocuğu idare eden arzularıdır. Her şeye karşılıksız sahip olmak ister.
•          Dünyaya kafamız boş olarak geliriz. Ancak pek azımız dolu bir kafa ile toprağa döneriz.
•          Hepimizin sınırsız bir gayesi bir emeli vardır. Halbuki, bu emel bir değil, on olmalıydı. Nihayet bir gerçek dostumuz vardır; niye yirmi gerçek dostumuz yok.

Kararı Geciktirmeyin; Korkak Değil, Cesur Olun

•          Beklemek?
Ne zamana kadar?
Efendim, zamanı gelinceye kadar.
İşte bu bir intihar sistemidir. O zaman bir türlü gelmez.
•          “Hayır” demek kolay. Çünkü “Evet” denince yapılacak bir sürü iş çıkacak.
Selfridge, şöyle devam ediyor: “Her toplantıda karar verebilecek biri vardır. Diğerleri onun önünü keserler. O kadar “Hayır” derler ki, o tek adamın da cesareti kırılır. Sonra da niçin gelişme yok diye merak ederler. Bu “Hayırcılar” muhafazakar değiller, yıkıcı ve tahrip edicidirler. Azim ve irade tecrübeden daha değersiz değildir. Bazan yeni bir karar almak gerekir ve “Tecrübe Hanım” , “Bu doğru olmaz” der. Teşebbüs yarıda kalır. Lütfen “Tecrübe Hanım” her şeyi bilirim, pozlarına bürünmesin.
•          Bazıları da “Ben kadere tabiyim” diyerek tembelliklerini ve korkaklıklarını ört-bas etmeye çalışır. Bu kadere iftiradır. Yatıp kalkmamanın adı kader değildir. İnsan üzerine düşen her işi yapar da ortaya çıkan neticeye kader derse, o zaman mesele yoktur. Haklıdır.
Bir de “Âza kanaat etmek gerek” şeklinde bir fikir var ki, tamamen yanlış anlaşılıyor. Aza kanaat etmek, tembellik yapmak değildir. Az çalışırsanız mecburen aza kanaat edeceksiniz. Mesele çok kazanıp aza kanaat etmektir.
•          Bir işte başarılı olunamazsa başka bir işte de başarılı olunamaz fikri çok zararlı ve yanlıştır. Tam süratle gidemiyorsanız hiç değilse yarım hız devam ediniz. Öyle bir düzlüğe çıkabilirsiniz ki, kaybolan zamanınızı fazlası ile kazanmak mümkün olabilir. Hiç sıkıntı olmasın derseniz hiç bir başarı elde edemezsiniz.
•          Dünya nice çok bilgili, ama zayıf iradeli insanlarla doludur. Bunların kafalarında bir takım nazariyeler, hatta gerçekler vardır. Ne çare ki, onları ortaya atacak kuvvet ve cesareti yoktur.
•          Bir zorluk yada engel karşısında en iyi hareket taarruzdur. İlk vuran daima mücadelenin yarısını baştan kazanmış demektir. Devamlı müdafaa yapan bir boksörün maç kazandığı görülmemiştir.
•          Korkağa bütün zorluklar musallat olur. Her düşman aslan kesilir.
•          İnsan kendisine yardım etmek istemezse, kimse ona yardım etmez.
•          Evet kuvvetli olunuz. Zayıfa hiç bir başarı vaad edilmemiştir. Acizlik ve zayıflık ne bu dünyada ne de öbür dünya da mükafatlandırılır.

Endişelenmekte Haklı mısınız?

•          Bazı kimseler ömürlerini lüzumsuz endişelerle mahvederler. Size bir tavsiyem vara; bir hafta boyu sizi üzen, endişelendiren, sinirlendiren, korkutan bütün hadiseleri en küçüklerine kadar yazınız. Bir hafta sonra, bunların gerçekten üzüntüye değip değmeyenlerini eleyiniz. Göreceksiniz, çok şeye lüzumsuz sinirlendiğinizi, huzurunuzu ve çalışma azminizi kaybettiğinizi fark edeceksiniz. Endişeler, hiddetler, zihni tahrip ederler. Öfke geldiğinde, baştan akıl gider. Sıkıntı yapılan işten kaynaklanıyorsa, ara sıra işin başından ayrılmak da fayda vardır.
•          Korkaklara, kabiliyetsizlere, kötümserlere ve aklı olmayıp da hırsı çok olanlara kulaklarınızı tıkayınız. Sadece yaptığı işte başarılı olmuş insanların sözlerine değer veriniz. Büyük başarıların sahipleri size, “Dikkat et” derlerse dikkat ediniz.
•          Hiç bir zaman kendinize acımayınız. Ve bir işte kaybederseniz, lüzumundan fazla üzülmeyiniz. Her akıllı insan önce unutmayı öğrenmelidir. Ders ve ibret almak başka şeydir. Hiç kimse doğuştan başarısızlığa mahkum değildir. Her insanda iyi geliştirilmek şartıyla başarıya götürebilecek kabiliyetler vardır. Her kesin ruhunda uyandırılmayı bekleyen bir dev vardır. Bu dev iyiliğe de yarar, fenalığa da. Hüner bu devi faydalı işlerde kullanabilmektedir.

En Önce Yapılacak İş

•          Doğru olan, hakikatin yüzüne bakmaktır. Onunla mücadele etmeyi göze almaktır. Biz zorlukları görmek istemesek bile onlar bizi görürler ve halledilmedikçe bize öcü görünmeye devam ederler. Bazı zorlukları küçük parçalara ayırıp planla halledebiliriz. Başarılı olmak isteyen her insan teşkilatçılık kabiliyetine sahip olmalıdır.
•          Daima istikbale bakınız. Maziye bakmak istikbali görmek için faydalıdır. Maziye çakılıp kalmayın. Dünü iyi bilip, yarında yaşayın. Zafer ileridedir. Siz yürüdükçe, zorlukların ayaklarınızın altında eridiğini göreceksiniz.

Dikkat - Uyum – Düzeltme

•          Yeni şartlar altında ortaya çıkmış meselelerin çözümü için yeni yollar aranmalıdır.
•          Aslında insanların çoğu o kadar ihmalkar, o kadar hareketsizdirler ki, bunlar zorlukları adeta kendileri meydana getirirler. Bütün miskinler kendilerine biraz hareket tavsiye edenlere hep aynı soruyu sorarlar: “Neden?” Bu bir dimağ uyuşması hastalığıdır. İş suya benzer, akmak ister. Durursa kokar. Zorluklar onları yenmek içindir; önünden kaçmak için değil.
•          Başarısız olduğunuzda başarabilenlere bakınız. Sizin yapmadığınız neleri yapıyorlar. İşte o zaman eksikliklerinizi kolayca görebilir, kendi durumunuza uygun tedbirler alabilirsiniz. Bakınız, başaranlara, hep yenilik getirenler, yeni şartlara uyum sağlayanlardır. Yeni insan, yaşı ne olursa olsun, yeni şartlara hakim olabilen insandır. Bir milleti taklit öldürür. Taklitçi daima geriden gelmeye mahkumdur, aynı zamanda komiktir. Ancak bir milletin başarı sırlarını incelemek ve faydalanmak isteği taklit değildir.

 

 

 

 

ÖĞRENMEYİ ÖĞRENMEK

Ramazan YILDIRIM

1 nci Basım : Şubat 1998:   2 nci Basım : Şubat 1999

 

KİTABIN ÖZETİ : 

1. ÖĞRENMEK VEYA BİLMEK NEDİR? :

Öğrenmenin amacı kişiye, konuya veya şartlara bağlı olarak değişir. Bununla beraber bir takım genellemeler yapmak mümkündür. İhtiyaçlarımızı karşılamak, etkinliğimizi arttırmak, koşullara daha iyi uyum sağlayabilmek, potansiyelimizi tümüyle kullanmak gibi sebeplerle bilgi, beceri ve davranışları kazanmak isteriz.

Bazılarımız sahip oldukları kısıtlı bilgiyi kolaylıkla kullanabilirken bazılarımız daha fazla birikime sahip olmalarına rağmen bilgilerinden gerektiği gibi yararlanamaz hatta bilgiyi aynı düzeyde kullanabilecek iki kişiden birisi bunu yaşamının doğal bir parçası haline getirirken diğeri sadece mecbur kalınca kullanır veya hiç kullanmaz. Deneyim olamadan bilgi beceriye dönüşmez. Öte yandan bilgiye dönüştürülemeyen deneyim tarihi tekerrür ettirir. Deneyim düşüncenin,düşünce ise eylemin çocuğudur. En kısa zamanda elde ettiğimiz en basit bilgileri bile belirli süreci tanımlayarak öğreniriz.

2. NASIL ÖĞRENİYORUZ? :

En kısa zamanda elde ettiğimiz en basit bilgileri bile belirli bir süreci tamamlayarak öğreniriz. Bu süreçler gözlem ve algılama, anlama ve yorumlama, uygulama ve sınama, yansıtmadır. Öğrenme çizgisel değil dairesel bir süreçtir. Gözlem ve algılama aşamasında öğretenin tutumu ve kullandığı araç gereçler önemli bir rol oynar. Çoğu zaman konuyu ne kadar iyi anladığımızı uygulama esnasında öğreniriz. Öğrenmeye çalışılan konu şekil, grafik veya resim gibi görsel sembollerle birleştirilmelidir. Mümkünse renkli kalemler kullanılır. Böylece yaratıcı ve mantıksal fonksiyonların birbirini desteklemesi sağlanmış olur. Öğrenmek istenilen konu anlamlı gruplara ayrılmalı ve bu gruplar arasındaki ilişkiler görsel olarak sergilenmelidir. Konuyla ilgili örnek bulmaya çalışılmalı, gerekirse hayali örnek verilmelidir. Nesne ve olayların farklı boyutları arasında çarpıcı ve akılda kalacak ilişkiler kurulmalıdır.

Sülfirik Asitin “Hasan İki Salak Osman Dört” şeklinde ezberlendiği gibi. Herhangi bir zamanda hatırlamak istediğimiz bir şeyi aynı anda gelişen başka bir olayla ilişkilendirebiliriz. Örneğin; İş dönüşünde almak istedi- ğimiz bir şey araba, yol veya yolda göreceğiniz bir nesne ile ilişkilendi-rilebilir.

3. ÖĞRENMENİN YÖNTEM VE ARAÇLARI :

Bir konuyu öğrenmeye başlamadan önce amaç netleştirilmelidir. Amacı bilmk üç nedenden dolayı öğrenme etkinliğini arttırır. Birincisi, amaç yol gösterir uygun araç ve yöntemlerin seçilmesini sağlar. İkincisi, amaç ve bu amacın gerçekleştirildiğinde ulaşılacak sonucu bilmek kişiyi motive eder. Üçüncüsü, başarılar ancak amaçlara ne kadar ulaşıldığıyla ölçülebilir. Kolaydan zora doğru bir sırayla öğrenmeye çalışılmalıdır. İyi ustalar çıraklarını yetiştirirken bu kurala dikkat ederler.Bütünü görmeden parçaları öğrenemez veya en azından bu bilgiden yararlanamazsınız. Öğrenme bireyseldir. Sürecin her aşamasına aktif bir şekilde katılmazsa-nız öğrenemezsiniz. Her konu aynı hızla öğrenilemez ve herkes aynı hızla öğrenemez. Öğrenmenin en önemli unsurlarından birisi geri iletim (feedback) veya değerlendirmedir. Zamanında ve gerçekçi bir şekilde yapıldığında öğrenmenin etkinliğini arttırır. Aşırı genelleme ve aşırı basitleştirme yapmaktan kaçınılmalıdır. Herhangi bir aletin kapağını açıp arızalı parçayı değiştirebildiğimiz halde kapağını yeniden kapatamıyorsak “o aleti tamir edecek düzeye gelmiş” sayılmayız. Dikkatlice incelediğimiz-de bir çok konudaki bilgimizin böyle bir bütünlük oluşturmadığını görür-üz. Bunun nedeni öğrenme sürecindeki bütünlüğü sağlayamamış olmamızdır. Sonuç olarak kavramlar, nesneler veya olaylar arasında benzerlik kurma becerisi öğrenmenin en önemli unsurlarından birisidir. Emerson’un “Hayatta rastladığım herkes bir bakımdan bana üstündür. Bu yüzden kendisinden bir şeyler öğrenebilirim.” sözü, örnek aldığımız kişinin tutum ve davranışlarının elde ettiği sonuçlar üzerine etkisini “açıklayabiliyor” “kendi koşullarımıza uyabiliyor” olmamız gerektiği sonucunu bizlere açıklamaktadır.

4. ÖĞRENMEYİ ÖĞRETMEK :

Ana, baba, öğretmen veya yöneticinin öğrenme sürecine katkısını üç temel gruba ayırabiliriz.

a. Öğrenme sürecini kolaylaştırmak.

b. Psikolojik destek

c. Yöntem ve araç seçimi

Mevlana’nın “Ne kadar bilirsen bil, söylediklerin karşındakinin anlayabildiği kadardır.” cümlesinden hareketle, öğretenin şu hususlara dikkat etmesi gerekir. Konunun geniş bir alanı kapsayan temel bilgilerini özetlemek, konunun amacını ortaya koymak. Öğrenenin konuyu anlaması için gerekli bilgileri eksiksiz vermek. Öğrenenin kapasitesini aşacak fazla ayrıntılardan kaçınmak gerekmektedir.

Davranışlarımızı belirleyen ilk faktör ihtiyaç ise ikincisi başarıdır. Yani, çabalarımız başarılı olduğunda ihtiyacımızın karşılanacağını, başarısız olduğumuzda ise, doğrudan veya dolaylı bir bedel ödeyeceğimizi bilirsek çaba gösteririz. Hepimizin doğamızdan gelen bir öğrenme dürtüsü veya daha net bir ifadeyle öğrenme arzusu vardır.

Örneğin bir teknisyen parçanın takılacağı makinenin nasıl çalışacağını veya ürettiği parçanın makine içindeki rolünü bilmezse başarılı olamaz. Öğretilen konu öğrenme sürecinin başında ve sonunda özetlenmelidir. Beynin yaratıcı ve mantıksal fonksiyonları (resimler ve şekiller kullanmak, grafikler kullanmak, çok renkli kullanım, çarpıcı örnekler kullanmak) birlikte kullanılmalıdır. Mizahın öğrenmenin etkinliğini arttıracağı unutulmamalıdır. Anlatım öğrenenin kapasitesine uygun olmalı, aktif katılım sağlanmalı ve başarma arzusu canlı tutulmalıdır.

5. ÖĞRENMENİN KURUMSAL VE TOPLUMSAL BOYUTU :

Öğrenmenin kurumsal ve toplumsal boyutunu üç ana başlık altında toplayabiliriz.

a. Eğitim sistemi

b. Kurumun öğrenme mekanizmaları

c. Toplumun öğrenme mekanizmaları

Eğitim sistemi belki de toplumumuzun en çok üzerinde konuştuğu ama hiç bir ilerleme kaydedemediği bir sorunudur. Bunun nedeni eğitim sisteminin yetersizliği olgusunun herkesin üzerinde rahatlıkla uzlaşabildiği toplumsal bir günah keçisi haline gelmiş olmasıdır. Eğitimi tek başına değil insan davranışını etkileyen psikolojik, ekonomik, kültürel ve diğer unsurlarla birlikte bir bütün olarak düşünmek zorundayız. “Evinin eşiğini temizlemeden komşunun damındaki karlardan şikayet etme” Konfüçyüs’ün bu sözü toplumsal öğrenmenin eğitim sistemiyle sınırlı olmadığını, bireylerin ve kurumların her türlü öğrenme çabasının çeşitli düzeylerde topluma yansıdığını açıklamaktadır.

Öğrenme konusunda bilmemiz gereken en önemli şey öğrenmenin eğitimden eğitimin ise bilgi aktarımından ibaret olmadığıdır. Öğrenmeyi kişinin herhangi bir kanaldan aldığı uyarılardan sonuçlar çıkarması, bunları kullanması, geliştirmesi ve böylece bir takım amaçlarına ulaşması şeklinde anlamamız gerekir. Böyle baktığımızda öğrenme becerimizin büyük ölçüde düşünme kapasitemize bağlı olduğu, Bu yüzden düşünsel kapasitemizi artırmaya yönelik çabalarımıza özel bir önem vermemiz gerektiği sonucuna varırız. Zaten koşulların sürekli değiştiğini göz önüne alırsak çoğu bilgi ve becerimizin bir gün önemini yitireceğini ama öğrenme becerimizin tam tersine giderek daha çok önem kazanacağını unutmamamız gerekir.

SONUÇ :

A. KİTABIN ANA FİKRİ :

Birey ve toplumun vazgeçilmez bir kaynağı olan bilginin elde edilebilmesi için öğrenme yeteneğinin belli bir seviyede olması veya öğrenme yeteneğimizin arttırılması gerekmektedir.

Düşünsel özelliklerimize göre öğrenmenin etkinliğini pratik yöntem ve yaklaşımlarla arttırabiliriz.

B. KİTABIN GETİRDİĞİ YENİLİKLER :

Öğrenmenin mantıki sırayla nasıl olduğu ve her basamakta öğrenme etkinliğini arttıracak ne gibi işler yapılabileceğini açıklamaktadır.

C. KİTAP HAKKINDA GENEL DEĞERLENDİRME VE TEKLİFLER :

Kitap, öğrenme becerimizi nasıl geliştireceğimizi, doğuştan geldiği kadar öğrenmenin sonradan da geliştirilebileceğini göz önüne getirmektedir.

Doğrusunu bilip doğrusunu öğretmek görevini yürüten öğretmenler  öğrenme ve öğretmenin nasılını, etkin kullanabilmek için bu yayını okumalı ve tatbik etmelidirler.

 

 

DUYGUSAL ZEKÂ

Daniel Goleman

Varlık Yayınları

421 sayfa

 

“IQ” ile ölçülen zekâ, insanların okul ve iş yaşamındaki başarısını belirleyen değişmez bir etken midir? Öyleyse, neden yüksek IQ’lu çocuklar, ortalama IQ’ya sahip arkadaşlarına göre hayatta daha başarısız olabiliyor?

 Dr. Daniel Goleman , psikoloji alanında çığır açan bu kitabında, “EQ (duygusal zekâ)”nun “IQ”dan daha önemli olduğunu kanıtlıyor. “Duygusal zekâ”yı, özbilinç, azim, dürtülerini frenleme, başkalarının duygularını paylaşabilme gibi özellikleri içeren bir zekâ olarak tanımlıyor.

 Araştırma bulgularına göre, duygusal zekâ yoksunluğu, kişinin aile yaşamından mesleki başarısına, toplumsal ilişkilerinden sağlık durumuna kadar bir çok alanda çok kötü sonuçlar doğurabiliyor. Ancak, Dr. Goleman’a göre, duygusal zekâ doğuştan gelen bir özellik değil. İnsan beyninin yapısı dolayısıyla, çocuklukta alınan duygusal dersler, yaşam boyunca davranış tarzını belirliyor.

 Başta eğitimciler ve ana-babalar olmak üzere, herkesin ufkunu açan bu kitabın çok önemli bir toplumsal mesajı da var: Demokrasinin topluma ne ölçüde mal olduğu, bireylerin duygusal zekâ düzeyiyle doğrudan bağlantılı.

 

 

 

İLETİŞİM ÇATIŞMALARI VE EMPATİ

Üstün DÖKMEN

Sistem Yayıncılık - İSTANBUL

1994

KİTABIN ÖZETİ

Yazar; kitabında iletişim çatışmasının ne olduğunu, etkili bir iletişim için nasıl bir ortam hazırlanması gerektiğini ve empatinin iletişimdeki önemini anlatmıştır.


Sevmek yeterli değil. Anlamak da gerekli. Anlayarak sevmek, büyük bir erdem olsa gerek…
İnsanların birbirlerine karşı tavır alıp aktif çatışmaya girmelerinin, belirgin ya da örtük çeşitli sebepleri olabilir. Örneğin karşımızdaki bir kişi ile ilgili olumsuz bir geçmiş yaşantımız varsa, bugün bizim düşündüğümüz bir şeyi bile dile getirse, yine de ona sinirlenebiliriz. ''Boşa gitmez kötüye bir ceza verilince'' misali, hazır fırsatını yakalamışken geçmişin intikamını almaya çalışabiliriz. Bugünkü ilgisiz bir olayı bahane edip, geçmişin, intikamını almaya çalışmak ise bir hatadır. Geçmişteki öfkemizi, geçmişte halletmeliydik. Eğer bir öfkemizi ertelemek zorunda kalmışsak, bu öfkemizi ilgisiz olaylara bulaştırmamaya çalışmalıyız. Aksi halde, aktif çatışmalar başımızdan eksik olmaz. Bu konuda şöyle bir örnek verilebilir: Diyelim ki bir arkadaşınız size belli bir konuda haksızlık etti; siz de ''ayıp olur'' diyerek sesinizi çıkarmadınız. Aradan zaman geçti ve aynı arkadaşınız, sizin yanınızda farkında olmadan küçük bir pot kırdı. Siz de hemen parlayıp ''sen zaten hep böyle yaparsın'' derseniz, bir aktif çatışma başlatmış olursunuz. ''Sen zaten hep...'' sözü, zamanlaması kötü ve suçlayıcı bir genellemedir. Böyle yapmak yerine, arkadaşınız size haksızlık ettiğinde, anında tepki vermeliydiniz. Eğer anında tepki veremediyseniz ve aradan da iki ay geçtiği halde bu olayı unutmadıysanız, o arkadaşınızı karşımıza alıp ''şu davranışın beni üzmüştü'' diyerek söze başlamalısınız. Böyle yaparsanız, o arkadaşınıza yönelik öfkenizin, ilgisiz olaylarda patlak vermesini önlemiş olursunuz.


Sosyal kurallar zaman içinde değişebilir. Fakat her toplum mevcut kurallarını korumak, onların zaman içinde değişmesini en azından hızla değişmesini önlemek ister. Bunu sağlayabilmek için de, kurallara uyanlar ödüllendirilir, uymayanlara değişik ağırlıklarda cezalar verilir. Özellikle belli ortamlardaki kuralları ciddiye almayanları, giderek diğer insanlar da ciddiye almamaya, hatta ortamın dışına itmeye başlarlar. Eskilerin deyimiyle ''her şeyin bir adabı vardır''. Kahvenin de bir adabı vardır. Söz gelişi kahvede söz erbabının (söz ehlinin) sözü kesilmez, tavlayı kaybeden çay, kahve paralarını öder. Şimdi siz kahvede, söz erbabının sözünü keser ya da tavlayı kazandığınız halde çay parasını ödemeye kalkışırsanız, bu ortamda giderek istenmeyen kişi haline gelebilirsiniz. Ortamın dışına çıkarılmak bazen soyut anlamdadır; insanlar sizinle olan iletişimlerini azaltarak sizi ortamın dışına iterler. Fakat bazen somut olarak da bir ortamın dışına atılabilirsiniz. Örneğin bazı yörelerimizdeki lokantalarda, masada kül tablası göremeyince, boşalan tabağınıza sigaranızın külünü silkelemeye kalkışırsanız, borcunuzu bile ödemeye fırsat bulamadan kendinizi lokantanın dışında bulursunuz. Kural açıktır; yemek yediğiniz tabağı, kül tablası niyetine kullanamazsınız.


Bir toplumda konuşulan dilin niteliği, o toplumdaki iletişim biçimini yansıtır. Başka bir ifadeyle, her toplumun dili, o toplumdaki iletişim ihtiyacına cevap verecek niteliktedir. Söz gelişi Amerikalılar, bugün davrandıkları gibi davranıp Japonca konuşamazlardı. Aynı şekilde Japonlar da bugünkü kişiler arası iletişim tarzlarını, İngilizce konuşarak sürdüremezlerdi. Aynı şey bizim için de geçerlidir. Örneğin bizler, batıdaki insanlara nazaran birbirimize daha bağımlıyız ve dolayısıyla da akrabalık ilişkilerine daha fazla önem veririz. Bu durum, konuşma dilimizde kendini gösterir. Batı dillerine oranla bizim dilimizde çok sayıda akrabalık gösteren kelime bulunmaktadır; dayıoğlu, amcaoğlu, halakızı, görümce, baldız, bacanak, elti gibi... Dilimizdeki bu zenginlik, sanırım başka hiç bir dilde yoktur. Söz konusu kelimeler muhtemelen, birbirlerine bağımlı olan ve sıklıkla bir araya gelen insanlarımızın birbirlerine hitap etmelerini kolaylaştırdığı için, günümüze kadar yaşamıştır.


Dünyanın hemen her ülkesinde kadınlar ve erkekler özellikle evli olanlar hem çok iyi, hem de çok kötü geçine gelmişlerdir. Bu ikilem bizim kültürümüz için de geçerlidir. Kadınlarımızı bir yandan baş tacı ederken, bir yandan da onların haklarını ve kişiliklerini gözardı etmiş, onları erkeklerin bir adım gerisinde saymış, hatta bu durumu somutlaştırarak, onları sokakta birkaç adım arkamızda yürütmüşüzdür. Kadın-erkek ilişkilerinde ortaya çıkan ikilem, dilimizde de ifadesini bulmuştur. Kadınlarımızın, bir yandan Karacaoğlan'ın Elif'i betimlediği gibi, ''Yayla çiçeği kokuşlu, yavru baladan bakışlı'' dırlar; bir yandan da ''eksik ve can sıkıcı'' varlıklardır. Bu yüzden onlara, zaman içinde ''eksik etek'' ya da ''kaşık düşmanı'' demişizdir.


Çocuk-ana-babalar toplumundan yetişkinler toplumuna, belki de ileride empatik topluma giden yolumuzda, Atatürk önemli bir isimdir. Aklı kullanmayı, pozitif bilimi, özetle yetişkin olmayı, toplumumuzun gündemine getirmiştir. Ancak, çocuk-anababalar toplumundan yetişkinler toplumuna -ya da empatik topluma- geçmek, galiba bir anda mümkün değil. Sanırım, Atatürk ile toplum arasında da anababa-çocuk etkileşimi vardı. Çeşitli anılardan okuduğum kadarıyla, Atatürk, yaşları kaç olursa olsun çevresindekilere ''çocuk'' diye hitap edermiş. Çocukları çok sevdiği için böyle davranmış olabilir; ya da hemen herkeste çocuklara ait özellikler gözlediği için böyle davranmış olabilir .Gerekçe ne olursa olsun, her yaştaki insana böyle hitap edebildiği, belki de böyle hitap edebilen tek kişi olduğu için, Atatürk, çevresindeki çocukların ana babası konumundaydı. Soyadındaki ''ata'' kelimesi, onu gelecek kuşakların da atası yapmaktadır. Atatürk, ana baba olmanın yanı sıra, kendi aklını kullanma sorunu olmayan bir yetişkin ve gerektiğinde spontan ve şakacı bir çocuktu. Böylece o, üç kişisel rolünü birlikte kullanabilen bir kişi, belki de gelecekteki empatik toplumun aramızdaki üyelerinden birisiydi.


Hiçbir zaman kişi onuruna sahip olmamış, sürekli horlanmış bir insanın, bu durumdan sıkıntı duymayacağı ileri sürülebilir. Fakat şu kesin ki, bir defa bile ''insan'' yerine konulmuş, kişi onuruna sahip olmanın tadını tatmış bir kişi için geriye dönüş acı olur. Dostoyevski'nin kahramanlarından Suşilov'un problemi bu olsa gerek. Suşilov, kendisine insan olarak değer veren Dostoyevski'yi, bir anlık bile olsa geri çekildiği için affetmemiştir. Çünkü kişi onurundan vazgeçmek çok zordur. Bu yüzden, tarihimizde bir gelgit grafiği çizen yetişkin tavrının, Cumhuriyetten itibaren eskiye oranla daha istikrarlı bir seyir göstereceğini düşünebiliriz. Bu konuda sonuç olarak şunu söyleyebiliriz: Uluğ Bey'in, Fatih'in, Hezarfen Ahmet Çelebi'nin -muhtemelen daha başkalarının- kişiliklerinde, kısa sürelerle ortaya çıkan yetişkin tavrı, son kez Atatürk'ün kişiliğinde Cumhuriyet Döneminde ortaya çıkmıştır. Bu son çıkışın öncekilerden farkı, yetişkin tavrının Cumhuriyet Döneminde kurumsallaşmaya başlamış olmasıdır. Ancak bu durum yaşamımıza henüz yeterince sinmemiştir.


Eğer bir hastanede, okları izleyerek, işinizi kendi başınıza hallederseniz bir yetişkin olmuş olursunuz. Eğer tanıdık bir hasta bakıcı bulursanız ve o da elinizden tutup sizi gereken yerlere götürürse, o ana-baba, siz ise çocuk olmuş olursunuz.


Çocuk rolünü pek severiz; özellikle devlet kapısında (Devlet babanın huzurunda) çocuk rolünü daha çok severiz. Bu tavrımız, yüzlerce yıllık bir alışkanlığın ürünü olabileceği gibi, yaşam biçimimizin zorunlu kıldığı bir davranış da olabilir. Yani yaşam biçimimizle ve gelişmişlik düzeyimizle, tanıdık aramamızı gerektiren bağımlı davranışlarımız bir bütün oluşturmaktadır. Örneğin okların, tabelaların yeterli olmaması ya da vatandaşın okuma-yazmasının kıt olması, tanıdık aramayı zorunlu hale getirebilir. Fakat aynı zamanda, tabela ya da okuma-yazma sorunu bulunmasa bile, kişiler arası ilişkilerin sıcaklığına alışmış insanımız, "yalnız bir yetişkin " olup okları izlemek yerine, bir tanıdığın elinden tuttuğu çocuk olmayı tercih etmektedir.


Sonuç olarak; etkili bir iletişimin mevcut olması için ortamda bulunan çatışmaların kaldırılması gerekmektedir. Çatışmaları kaldırıp kendimizi iletişim halinde olduğumuz insanların yerine koyduğumuz müddetçe iletişimde başarılı ve sevilen bir insan oluruz.

 

 

 

 

 

NASIL BİR YÖNETİCİSİNİZ ?

Yazar: Charles MARGERISON

Genel Değerlendirme:
Bu kitap yaptıkları işi ve o işi uygulama yollarını yargılamak isteyen yöneticiler içindir. Kitap da nasıl bir iş tercih ediyorsunuz? Sizi ve başkalarını teşvik eden etkenler nelerdir? Toplantılarda ne kadar verimli olabiliyorsunuz? Zamanı iyi kullanabiliyor musunuz? gibi sorulara cevap aramak mümkündür. Yazar bu kitabı oluştururken 800 ayrı yöneticiyi tarayarak hazırladığı için, daha ziyade anket üsluplu bir teknik kullanılmıştır. Her konuda bazı sorular sorulmuş, cevaplar aramıştır

GİRİŞ :
Yöneticiliğe Yaklaşımınız Nasıl?
Ne tip bir yöneticisiniz? Yöneticiyi, başkalarının yaptıkları işten sorumlu kişi olarak tanımlıyoruz.

Herkesin çalışma yolu farklıdır, başarılı olabilmesi için güçlü yönlerini geliştirme, zayıf yönlerini de en aza indirmesi gerekir. ‘Yöneticiler eğitilebilir mi?’ sorusuna evet diye cevap verilebilir. Her insan fıtratına göre yönetim tarzı sergiler. Zeka, öğrenimle bir noktaya getirilse de, önemli bölümü anne ve babamızdan kalıtımsal olarak kalmaktadır. Acaba bir okulu idare eden yönetici, aynı şekilde fabrikayı da idare edebilir mi? Yazar, bütün koşullarda ve farklı durumlarda etkili olabilecek bir önderin var olmadığını ileri sürüyor. Kişilerin yeteneklerini ortaya çıkarıp ona göre istihdam edilmesi gerekmektedir. Kişi, beceri ve yeteneklerini geliştirip daha çok öğrense de kolay kolay kişiliğini ve çalışma biçimini değiştiremez.

Yöneticinin görevleri nelerdir?
Yönetim işetmenin can damarıdır. Yöneticinin eski otoritesi zayıflamıştır. Çoğunluk otoriter kişilerden hoşlanmamaktadır. Kişiler bu saygıyı ilerindeki başarı ile kazanmak zorundadırlar. Bu gün artık ‘rıza’ yoluyla yönetim çağını yaşıyoruz. Steward, yaptığı araştırmalarda yöneticilerin vakitlerini % 75’ini başkaları ile konuşarak geçirdiğini saptamış. Bu yönden, konuşma yeteneği yönetici için önemlidir. Yöneticiler hem konuşmayı, hem dinlemeyi bilmelidirler.

Dikkat! ‘Bu kitabı kendi kendinize uygulamanız gerekmektedir. Kitaba hiçbir katkıda bulunmayıp, okuyanlar ondan bir şeyler istifade edemezler. Kitap sizden çok şey istemektedir. Ancak, bütün testleri buraya kaydetmemiz zor olduğu için bu size bir fikir verebilir.

BÖLÜM I

Ne tür bir işiniz var?
İnsanlar Ve Zaman:Burada kime ne kadar zaman ayırdığınızı düşünebilirsiniz.

Zamanınızı nasıl ölçersiniz.
Olayları kayda geçirmenin, her dakikayı kaydetmenin dışında daha kolay bir zaman izleme yöntemi vardır.
Faaliyet analizi: Bu analizde işinizin belli bölümlerini içerdiğini kendi tecrübelerinizden bildiğiniz önemli faaliyetleri saptayın. Sonra, her faaliyete ayırdığınız zamanı günlüğünüze kaydedin. Unutmamak için her saat başı, o önemli faaliyeti yazın.

Bir yöneticide aranması gereken en büyük özellik, konuşma becerisidir. İkincisi de yöneticilerin kendi zamanlarını planlamada güçlük çekmeleridir.

Yönetim rolleri aşağıdaki gibidir:
1-Şef, 2-Grup lideri, 3-Aracı, 4-Bilgi, 5-sözcü, 6-Girişimci, 7-Kaynak dağıtan, 8-Sorun çözen, 9-Pazarlıkçı, 10-Kişisel.

Bunları düşünüp gelecek yıl şu sorulara cevap aramalısınız.
1-Gelecek yıl şu işlere daha az zaman harcamalıyım:
2-Gelecek yıl şu işlere daha fazla zaman harcamalıyım:
3-Gelecek iki, üç ay içinde başarmayı planladığım en önemli şeyler şunlardır.

Yaptıklarınızı yazmak, anlaşılması çok güç olan şeyleri açıklığa kavuşturmanın bir yoludur. Bir yöneticinin görevi önce kendisini, sonra diğerlerini organize etmektir.
-Zamanınızı alan başlıca faaliyetler nellerdir?
-ilerleme için hangi engelleri aşmak zorrundasınız?
-Rolünüzü geliştirmede ne gibi seçenekleeriniz var?

Görevlerin değerlendirilmesinde, yapıcı bir yaklaşım:
1-Gözden geçirilen dönem içerisinde, astınıza yaptığı önemli işlerin bir listesini hazırlamasını isteyin. Bu dönem, üç ile altı ay, en çok bir yıl olmalıdır.
2-Toplantının ilk bölümünde olumlu yönler üzerinde durun. Bunların nasıl daha fazla geliştirilebileceği üzerinde plan yapın.
3-Zayıf, eksik bölümleri sona bırakın, ona soru sorarak sebeplerini araştırın.
4-Yöneticinin, konuları astıyla eğitim ya da rehberlik çerçevesinde tartışması önemlidir. Yönetici, astı istediği sürece onu eğitmeli, astının hedefinden sapma görürse rehber olmalıdır.

İşinizi bilin
Bazen çok konuşur, hiçbir iş yapmayız. Ama bazen de yeterince konuşmayız. Bana kalırsa yöneticiler ve astları yönetimin rolünün ne olduğunu ve görevlerin nasıl yerine getirilmesi gerektiğini aralarında oturup konuşmuyorlar, sonuç olarak her şey ile ilgili kişilerin davranışlarına bağlıdır. Bu yüzden yöneticinin olumlu bir davranış ortamı oluşturması çok önemlidir.

BÖLÜM II

Çalışma Hayatınızın Neresindesiniz?
Yönetim basamaklarında yükseldikçe sonucu beklemekte zorlaşır. Olayları mümkün olduğunca önceden görmek ve plan yapmak icabeder. Hepimizin davranışlarımızı etkileyen planları vardır. Ama bilincinde değilizdir.

İlk işiniz neydi? Şimdiki işinize benziyor muydu? Bu soralar cevap aranabilir:
Bir örnek:
Mühendisler ve yöneticiler:
Soru: ‘Neden mühendislerimizi yönetici durumuna gelip terfi edince başarılarında bir düşüş oluyor’?

Mühendislerle, işlerindeki değişiklik hakkında konuştum. Mesleklerinde dönüm noktasına gelmişlerdir. Çoğu huzursuzdu. ‘Saatlerce toplantılarda oturmaktan başka bir şey yapmıyorum’ dedi birisi ‘Yönetici olduğumda ne yapacağımı bilediğim için kendimi suçlu hissediyorum’ dedi diğeri.

Şimdi mühendislerden teknik bilgilerinden ziyade planlama, programlama, insan ilişkileri ile ilgili konular isteniyordu.

Neredesiniz?
Kendi durumunuzu düşünün. Dönüm noktasına mı yaklaşıyorsunuz, yoksa şu anda o noktadan geçmek temisiniz.

Sizinle aynı düzeyde olan iş arkadaşlarınızla toplanın ve onların neler yaptıklarını, yeni işe nasıl yaklaştıklarını görmek için seminer düzenleyin.

Başkalarının sizden beklentileri, sizin yönetim görevlerinizin gerçeklerini anlamanızda çok yararlı olabilir. Yakınınızda ki kişilerin beklentileri olması, size baskı yaptıkları anlamına gelir. Sizden maddi bir şeyler bekleyeceklerdir. Toplantılara katılmanızı bekleyeceklerdir. Beklentilerin planlanması; bir süre, örneğin üç ay zaman tanıyın, neler yapılması lazım geldiğini belirtin. Ancak toplantılar düzenleyerek ve sorunları konuşarak baskı ve beklentilerle başa çıkılabilir.

Yöneticilerin çoğu zanlarını işle ilgili planlar hazırlamakla geçirirler. Aynı ilke, kendinizi yönetmekte de geçerlidir. Yönetimde yükseldikçe hiçten bir şeyler oluşturabilme’ yeteneği daha çok önem kazanmaktadır.

BÖLÜM III

Nasıl Bir İşte Çalışmayı Tercih Ediyorsunuz?
Kişilere seçenek verilirse, çoğumuz hangi işlerden hoşlandığımızı ve o işi nasıl yapmak istediğimizi biliriz. Bu ilke çoğumuz için geçerlidir. Bazıları düzenli çalışmaktan hoşlanırlar Ötekiler fikirlerini ve yaratıcı güçlerini gerektiren işleri benimserler. Bazıları başkaları ile beraber çalışmakta güçlük çekerler, fakat nedenini bir türlü anlayamazlar. İş tercih profillerini kıyaslamak ve kişinin işini nasıl yürüttüğünü tartışmak çok yararlı olabilir. Böyle bir tartışma sonucu karşınızdakinin tercih ve becerilerini anlayabilir, birbirinizi tamamlayabilirsiniz. Yönetimde yükseldikçe hem sistemli, hem de yaratıcı olmak zorundasınız. Bu nedenle bir yaklaşımınız güçlü, diğeri zayıfsa, zayıf olan yönünüzü tercihlerinize aykırı düşse bile geliştirmeye çalışmalısınız.

İş Seçimi
Çoğu insanın, onları belli bir mesleğe çeken ya da iten bir takım kişisel nedenleri vardır. Kendi işinizi düşünün! İşinizden memnun musunuz? Kaç kez iş değiştirdiniz. Çoğumuz bizi ilgilendiren konularda meslek seçeriz.

İyi bir ekip oluşturma;
Bir yöneticinin görevi kişinin tek başına etkili bir biçimde yapamayacağı bir işin bir ekip oluşturmaktır. Bu yüzden her ekipte beceri ve yeteneklerin dengede olması gerekir.

Satıcı: Kafasında iyi bir fikri olan ve bu fikri başarıya ulaştırmak için büyük riskleri göze alan kişidir.
Yenilikçi: Yenilikçi de bir çeşit kaşiftir. Ama büyük riskleri göze almaktan kaçınır. Yenilikçi yeni fikirler üretir.
Uyumcu: Uyum sağlamaktan hoşlanan kişi ya da koordinatör. Standartların, değerlerin ve ilkelerin üzerinde önemle durur. Temelde düzenli kafa yapısına sahiptir.
Düzenleyici: Bu kontrolcü tip, ötekinin tam tersine sistemleri yürütmekten, makine, para ve diğer somut şeyleri düzenlemekten hoşlanan kişidir. Bu da ayrıntılarla uğraşmayı sever, kurallara önem verir.

Siz dairenin neresindesiniz?

BÖLÜM IV

Kendinizi Nasıl Görüyorsunuz?
Kendimizi zeki, yetenekli ve bilgili görürsek, sabırsız, kararsız, yavaş ve yetersiz kişilerden daha farklı görürüz. O yüzden kendi görüntümüz, sürdürdüğümüz yaşam tarzının temelidir.

Kişisel Tercih İndeksi:
Toplumsallık Puanı: Bazıları arkadaşlıktan ve başkalarının yakınlıklarından hoşlanır. Görünmeyi tercih ederler. Böyleleri çevrelerindeki kişilere açık olurlar. Patronun personeli üzerinde kesin tavrı olmalıdır. Personel, patronla eşit olmadığını hissedecek, ama eşitmiş gibi konuşabilecektir.

Güç Puanı: Gücün ne anlama geldiğini anlamak için kendi işletmenizi düşünün. Öteki departmanlarla kıyasla, kararlar üzerinde söz sahibi misiniz? İş dağılımı, bütçe, terfiler ve ücret artışları konusunda karar kimdedir?

Bir işletmede güçlü kişi çalışanları ve kaynakları etkileyen kişidir. Kendi istedikleri yapıldıkça, çoğu insan seve seve gücü başkalarına verir. Asıl güçlü kişi, kendi kararlarını onaylamayanlar konusunda tedbir yetkisine sahip olanlardır. Kullanış biçimi çok önemlidir. Astlar, yöneticiyi, adil davranışlarına bakarak yargılarlar.

Mc.Celelland ‘Yöneticilik görevi, işleri tek başına daha iyi yürüten birinden çok, başkalarını etkileyebilen birini gerektirir’

Burnham ‘Dahası yöneticinin yetki arzusu, başkaları tarafından sevilme arzusundan fazla olmalıdır’.

Ellerindeki gücü iyi kullanan önderler, aynı zamanda insan ilişkilerine de önem vermişlerdir. Modern işletmelerde artık güç ve otoritenin yerini, sorun çözebilen yetenekler almışlardır.

Başarı Puanı: Yüksek başarı puanı, sizin işe yaklaşımınızı gösterecektir ve çok çalışmaya hazır başarı kazanmak isteyen yüksek hedefleri olan kişidir. Başarılı bir yönetici kendisi ve ekibi için ulaşılması mümkün ama çaba gerektiren hedefler saptamaktadır.

Ne Yapmalısınız?
Toplumsallık: Geliştirmek istediğiniz becerinizi saptayın. Örneğin, mülakat, toplantılarda konuşma, iş yemeklerinde rahat olabilme gibi... Sonra yeni fikirlerinizi yavaş yavaş uygulayın. Örneğin, karakter olarak kapalı birisi iseniz, girgin biri olmaya kalkışmayın. Ama açık sorular sorarak ilişkilerinizi geliştirebilirsiniz.

Güç: Güç ve yetkiyi çoğaltmanın tek yolu, terfi etmektir. Terfinizdeki en büyük faktör, şimdiki işinizde gösterdiğiniz başarıdır.
Başarı: Daha çok üretmek istiyorsanız, size neyin engel olduğunu bulmaya çalışınız. Bilgi, teknik, teknoloji ya da kaynak eksikliği mi? İşletme içindeki engellere bakın. Sorunları belki de kolaylıkla çözebilirsiniz. Başarılı kişiler, başaracaklarına inananlardır.

BÖLÜM V.

Neler Sizi Ve Başkalarını Çalışmaya Özendirir
Önce bizi etkileyen güçlerin açık bir analizini yapmak gerekir.
Kişisel Güçler:
İçimizdeki güçlerdir. Örneğin, acıktığımızda harekete geçeriz. Kendi kendinize ‘Kişisel ihtiyaçlarım yüzünden neler yapıyorum?’ diye sorun.
İtici Güçler: Çalışma hayatında üstünüzün sizden beklentileri de büyük bir itici güçtür. Aynı şekilde astlarınızın ve iş arkadaşlarınızın üzerindeki baskı da itici güçlerdir. Şöyle sorun: ‘Bende itici gücü meydana getiren başkalarının beklentileri nelerdir?’
Çekici Güçler: Sizin dışınızda var olan ve sizi çeken güçlerdir. Yeni araba, ev almak gibi...

BÖLÜM VI

Toplantılarınız Başarılı Mı?
Hangi yöneticiyi ararsanız, büyük ihtimalle toplantıdadır. Toplantıların boş yere vaktinizi aldığını mı düşünüyorsunuz? Gerektiğinden fazla mı toplantı yapılıyor? Toplantıların başarılarını ölçmek için bir sistem bulunamamıştır.

Görev, İlişki Endeksinin Kullanımı
1-Ekip Toplantılarının Gözden Geçirilmesi: Toplantıların verimli olup-olmadığını gözden geçirmek için zaman bulmak hayli güçtür. Ama toplantıları gerçekleştireceksek, gözden geçirmeye ayıracağımız zaman, toplantılarda boş yere harcanacak zamandan çok daha az olacaktır. ‘Bir sonraki toplantımız nasıl daha fazla verimli olabilir?’ diye soru sorulabilir.
2-Tartışmalar İçin Bir Liste: Kurs sırasında tartışırken kullanabilecekleri bir liste verilebilir.
3-İş Alıştırmaları: Kurslarda sık sık alıştırmalar yapılabilir.

Gruplarda Sorun Çözmenin Olumlu ve Olumsuz Yanları:
1-Bir yönetici, kırgınlıklara yol açmadan, yenilik getirebilecek bir tartışma ortamı yaratma yeteneğine sahip olmalıdır.
2-Tartışmayı yöneten kişi, sorun çözme işleminin ayrı yönleri üzerinde durulmasını sağlarsa, çözümün niteliği ve kabul ediliş biçimi gelişecektir.
3-Bir ekibin birlikte çalışabilmesi için yöneticinin, değerlendirmekten çok, anlamak amacıyla dinlemesi, üyeler arasındaki doğru iletişimin sorumluluğunu üstlenmesi, ifade edilmiş duygulara karşı duyarlı olması, azınlıkta kalan görüşleri koruması, tartışmayı yönlendirmesi ve özetleme yeteneğine sahip olması gerekir.

Toplantılarda Davranışlar
-Arayan Davranışlar (Öneri araya, açıklama arayan, tepki arayan, fikir birliği arayan)
-Veren Davranışlar (Öneride bulunan, kattkıda bulunan, destekleyen, zorlukları belirten)
-Rockham’a göre en önemli davranış, başkkalarının sözlerine olumlu katkıda bulunabilmektir. Toplantılarda ‘En iyi fikri nasıl üretebiliriz?’ havası olması gereklidir. Anlaşma sağlanamazsa, beyanda bulunmaktan çok, soru sormaya başlayın. Böylece toplantıdaki sorunlara eğilmeye teşvik edeceksiniz.

BÖLÜM VII

Öğrenme Yönteminiz Nasıldır?
Yöneticilik, sürekli öğrenme işlemidir. Yönetici hergün karşısına çıkan sorunları nasıl yoluna koyacağını öğrenmek zorundadır.
Tecrübe İle Öğrenme:
İnsan, golf sahasına gidip, on sekiz delikte oynayarak, bu konuda çok şey öğrenebilir. ‘Uygulayarak öğrenme’ de diyebiliriz. Bu yöntemde, deneme ve yanılma ağırlık taşır. İş hayatında ise çalışarak öğrenmektir.
Pasif Öğrenme: İyi bir konferans ya da kitap, ne yapacağımız konusunda kafamızdaki soruları cevaplayabilir.
İyi Örneklerle Öğrenme: Başkalarını izleyerek çok şey öğrenebiliriz. Kişisel, özellikle de bir işletmede yönetimin alt basamaklarında olanlar sürekli üst düzeydekilerin davranışlarını gözlemler. Hem iyi, hem de kötü yanlarını görür. Önemli nokta her düzeydeki kişi, bizler için öğrenebileceğimiz bir örnek oluşturur.
Özel Rehber: İyi organize edilmiş rehberlik, öğrenmenin en etkili yoludur. Uygulamada astlarla bir anlaşmayı nasıl yaptıklarını, ya da raporları hakkında ne düşündüklerini konuşmak anlamına gelir. Öğreterek harcanan zaman, asla boşa gitmez. Asıl sorun, bu işi başarıya ulaştıracak beceri ve zamana sahip çok az kişinin bulunmasıdır.
Düşünüp Tartışarak Öğrenme: Düşünme ve tartışmanın öğrenimin çok önemli bir yanı olduğuna inanıyorum. Öyle ise, bunu zaman bularak sık sık gerçekleştirmemiz gerekir.
Uygulamada Mükemmele Doğru: Öğrenmekten söz edebiliriz. Ama asıl önemli olan ‘davranışlar’dır. İşin başında riski göze almak istemeyiz. Bildiklerimizi uygulayabileceğimiz ortam gereklidir. Fazla riske girmeden personele becerilerini gösterebilecekleri projeler verilebilir.

Hareket
En önemli nokta, bir hareket planı oluşturmaktır. Size çok yeni olan bir dalda (örneğin finansta) herşeyi birkaç günde öğrenmeyi beklemeyin. Asıl önemlisi, yaptıklarınızı düşünebilmek için kendinize zaman ayırmanızdır. Başarılı gelişmenin anahtarı, tecrübelerin üzerinde düşünebilmektir.

Etkili Yönetimin Anlamında Hemfikir Miyiz?
Etkili bir yöneticinin ne olduğunu, etkisiz bir yöneticinin ne anlama geldiğini bilmek gerekir. Bu arada işin olumlu ve olumsuz yanlarını da açıklığa kavuşturmalıyız.

Etkili olmak, insanın, durumun gerektirdiği şekle uygun hareket etmesi demektir. Ama bu tanım da bir noktada yetersiz kalıyor. Ne yapmamız gerektiğini öğreneceksek, daha açık olmalıyız. Genel anlamda yönetmek şu anlama gelir; bir grubun tek başına yapacağı işleri, onunla birlikte çalışıp başarmak ve gerçekleştirmektir. O yüzden etkili olabilmenin bir yanı da, bir yöneticinin kurduğu ilişkiler ve bu ilişkileri yürütmesidir. Buna ek olarak etkili olabilme konusu, yöneticinin teknik yönden yeterli ve çalıştığı işte bilgili olmasını da içerir. Üzerinde durulması gereken, bu teknik yön ve kişisel ilişkilerdir.

Tanıdığımız Yöneticiler
Etkili yönetimden neyi kastettiğimizi bir düşünelim. Hepimiz birkaç yöneticiyle çalışmışızdır. Yaptıklarını görmüşüzdür. Bazen hareketlerine hayran olmuş, bazen de eleştirmişizdir. Başka bir deyişle, onların etkinliğini yargıladığımız olmuştur.

Yöneticinin etkinliği üzerinde dururken, önce kendi tecrübelerimizle işe başlayalım. Daha sonra, bu konuda yapılan araştırmaları inceleyeceğiz. Bu bölümdeki alıştırma da, bu araştırmaların uygulamadaki değerini ölçecektir.

Etkili Yönetimin Kıyaslamaları
İnsanın kendi tecrübeleri çok değerli birer yol göstericidirler. Ama bu tecrübeleri başkalarıyla paylaşmak da bir o kadar önemlidir. Sizin etkili davranış olarak tanımladıklarınızı, başkaları da aynı biçimde mi değerlendiriyor? Aynı şekilde, sizin etkisiz olarak tanımladığınız noktaları, başkaları da kendi tecrübeleriyle destekliyorlar mı?

Bu bilgileri küçük bir grup içinde paylaşıp kıyaslamak çok yararlı olacaktır. Grupta üyeleri bu maddeler üzerinde fikir birliğine varırsa, elbette etkili bir yöneticinin nasıl davrandığı ortaya çıkacak ve herkes tarafından kabul edilecektir. Aynı zamanda hangi hareketlerden kaçınmamız ve hangi hareketleri benimsememiz gerektiğini de anlayacağız.

Etkili Yönetimin Başlıca Yanları
Etkili yönetimde kendi bakış açımız ve bunu başkalarıyla kıyaslamamız, onu anlamanın iyi bir yoludur. Yine de, etkili yönetim korusunda yapılan araştırmalara bir göz atmamız gerekiyor:
Ohio Üniversitesi’nde yapılan (Fleihman) araştırmalardan biri, yöneticilerin iki etken üzerinde önemle durmaları gerektiğini ortaya koydu.

Yönetim hayatının ilk yıllarında varolan beklentiler, kişinin gelecekteki davranışları üzerinde de etkisini koruyacaktır. Bu görüş, başka alanlarda da, Rosenthal ve Jacobson’un klasik araştırmalarında ortaya atılmıştır. Araştırmalar, öğretmenlere bir test sonucu seçtikleri bazı öğrencilerin yüksek gelişme potansiyeline sahip olduklarını açıklamışlardı. Oysa bu öğrenciler rasgele seçilmişti. Ama aynı öğrencilerin bir süre sonra imtihan edildiklerinde, seçilmeyen öğrencilere kıyasla gerçekten kendilerini geliştirdikleri görüldü. Öğretmen, bu öğrencilerden çok şey beklemiş, öğrenciler de bu beklentilere cevap vermişti.

Kısaca, kişi saygı duyduğu insanların kedisinden beklentileri olduğunu hisseder ve destek görürse, bu beklentilere cevap verecek ve kendisini geliştirecektir.

Beklentilerin, insanların gelişmeleri üzerinde şaşırtıcı etkileri olabilir. J. Tirling Livingstone, bulgularını şöyle özetliyor:
a-Bir yöneticinin astlarından beklentileri ve onlara davranış biçimi, kişilerin çalışmasını ve mesleklerinde ilerlemesini etkilemektedir.
b-Üstün yöneticilerin ender bir özelliği de, yüksek iş beklentileri yaratabilmek ve astların bu beklentilere cevap vermelerini sağlama yeteneğidir.
c-Etkili olamayan yöneticiler, bu gibi beklentiler meydana getiremezler ve bunun sonunda astların randımanlarında düşüş olur.
d-Astlar, genellikle kendilerinden beklenildiğine inandıkları işleri yaparlar.

Astlar Nelere Bakarlar?
Yöneticilerin davranışlarının, astların davranış ve dürtüleri üzerinde büyük etkisi vardır. Myers, etkili yönetim konusunda şu sonuçlara varıyor:
a-Etkili yönetim, kişilerin işletme hedeflerine ulaşırken aynı zamanda kişisel hedeflere de ulaşmasını sağlar.
b-Hedeflere ulaşırken, kişiyi yönetmektense, kişi tarafından yönetilir.
c-Yöneticinin gelişim felsefesini yansıtır.

İşte, önemli noktaların bir özeti:
Yöneticilerinin kendilerini Yöneticileri tarafından teşvik ettiğini düşünenlerin Kabul teşvik edilmeyenlerin Kabul sözünü ettikleri özellikler oranı sözünü ettikleri özellikler oranı
a-Onunla konuşacağınız zama[disiyle rahatça konuşulur. (80+)]nı dikkatle seçmeniz gerekir.(50+)
b-Patron olduğu için, kendi bile sizin fikirlerinize [fikirlerinin üstün olduğuna değer verir(90+)]inanır.(40+)
c-Şirket hedeflerinin kendi [anlatmaya çalışır](80+) leri için ne anlam taşıdığını astlar kendileri çözerler.(50+)
d-Grubuna, kendi istediği [bilgiyi vermeye çalışır.(60+)]kadar bilgi verir.(70+)
e-Astlarından beklentileri [fazladır(80+)] her gün değişir.(50+)
f-Astlarının büyük risklere [doğru teşvik eder.(80+) atılmasına engel olur.(50+)
g-Hataya yer yoktur; hele sanız, bunları unutmaya hele, kendisini zor duruma hazırdır.90+sokacak hatalara...50+
h-Ortada hata varsa, bunu cekte aynı hataları engelle-kimin yaptığını bulmayameye çalışır90+çalışır40+

Fiedler yaptığı bir başka araştırmada, bir yöneticinin etkili bir biçimde nasıl davranacağına karar vermeden önce bilmesi gereken üç husus olduğunu ısrarla belirtiyor:
a-Yönetici ile personel arasındaki ilişkiler olumlu mu? Olumsuz mu?
b-Görev tekdüze ve olağan mı, yoksa yaratıcılık ve yenilik mi getiriyor?
c-Yöneticinin işletme içindeki otoritesine dayanan yetkisi güçlü mü, yoksa zayıf mı?

Fiedler, ilişkileri iyi, görevi tekdüze ve olağan, otoritesi güçlü olan bir yöneticinin, otoriter olabileceğini öne sürüyor. Ama, ilişkilerin zayıf, görevlerin karmaşık, otoritenin düşük olduğu bir ortamda, yönetici daha demokratik ve adil davranacaktır.

Önemli Bir Etken: Beklentiler
Buna ek olarak Richard Glube, yönetimde başarıyı diğer bir etkene bağlıyor: Başkalarının Duygularını Anlayabilme. Glube’nin araştırmaları, yüksek performans ve üretim gösteren grupları idare eden yöneticilerin, yönetim tarzlarını duruma göre ayarladıklarını ortaya koydu. Böyle gruplarda, çalışanlar da işlerinden çok memnundular. Araştırmalar, kişinin bir işletme içindeki ilk tecrübelerinin, gelecekteki gelişmelerini bir dereceye kadar etkilediğini gösteriyor.

Berlew ve Hall, şu görüşe varıyorlar: ‘Beklentileri yüksek olan bir işi başaran yeni yöneticiye daha zor bir görev verilecektir. Yönetici şirketin gitgide artan beklentilerine karşılık verdikçe, katkı düzeyi de artacaktır’. Patronları tarafından teşvik edilmeyenler, patronlarının kendilerini sınırladığına ve güvenmediğine inanıyorlar.

Hareket Yolları
House’un araştırmalarından şu sonuçlar ortaya çıkmıştı:
1-Yöneticiler, belirlenen şirket hedeflerine ulaşmış astlarını ödüllendirirlerse, iş hayatlarından memnun ve tatmin olmuş astlarla çalışırlar.
2-Yöneticiler, eğitip yönlendirerek hedeflere ulaşma ile ödül arasındaki bağlantıyı açıklarlarsa, astlar daha rahat ve verimli çalışacaklardır.
3-Yönetici, görevin başarılmasında astlara yardımcı olarak ve zor görevlerde onları destekleyerek, astların memnuniyetini, dolayısıyla işgücünü artırabilir.
4-Yönetici, işin baskısını ve gerilimi azaltarak astların daha olumlu bir ortamda çalışmalarını sağlayarak, onları memnun edebilir.

 

 

 

MOTİVASYON EL KİTABI

Yazar :Gisela Hegemann

Yayınevi :Rota

Baskı : İstanbul / 1995 / 215 sayfa

 

GİRİŞ

'Her sorunun üç çözümü vardır: Benim çözümüm, sizin çözümünüz ve gerçek çözüm.' Çin Atasözü

Birisini birşey yapmaya zorlayabilirsiniz, ama o kişiyi bu şeyi yapmak istemeye kesinlikle zorlayamazsınız. İstemek için gereken arzu içimizden gelir ve motivasyon da içten zevk almamızı sağlayan içten gelen en büyük güçtür.

Bu kitap modern yönetim üzerine bir denemedir. Bir işletmenin en iyi verim elde edebilmesi, ücretli işçilerinin de işi kendisininmiş gibi kabul etmesine bağlıdır.

Bir organizasyon oluşturabilmek için öncelikle bireyleri geliştirmeliyiz. Peter M. Senge,'Besinci Disiplin' adlı kitabında: "Organizasyonlar ancak beceri kazanan bireyler aracılığıyla beceri kazanabilirler. Bireysel öğrenme organizasyonun öğrenmesini garanti etmez; ama bu gerçekleşmeden de örgütsel öğrenimden bahsedilemez… Şayet işçiler yeterince motive edilemezlerse ne büyüme olacaktır, ne verimlilik artışı, ne de teknolojik gelişme." der.

Bu kitap bir kurumu yeniden organize etmeyi planlayanlar veya zaten yeniden yapılanma sürecinde bulunan yöneticiler; uzman ve danışmanlar; personel müdürleri; hizmet içi eğitimde sorumlu olan kişiler; işletmeyle ilgilenen öğretmen ve öğrenciler; ister toplantı başkanı olarak, isterse bir projenin lideri olarak, mesleki temelde insanlarla ilişkide bulunanlar ve işi ikna etmek olanlar için elzem…

MOTİVASYON VE ÖRGÜTSEL DEĞİŞİM

"Diyalog; 'Onların konuşması, bizim cevap vermemizdir.' Veya cevap vermeyip bir gülümsemeyle -ama bildiğimizi ifade eden bir gülümsemeyle başımızı sallayarak sorunlarını anladığımızı ve karşılıklı konuştuğumuz takdirde meseleleri çözebileceğimizi anlamalarını sağlamamızdır. Çünkü birisiyle konuşmak, yani diyalog, güven oluşturur ve güvende bizim herşeyden çok ihtiyacımız olan şeydir." Stefan Haym

Zaman değişti. Küreselleşen dünyada herşey çok çabuk değişiyor. İnsanlar ya tüm enerjisini değişime karşı direnmeyi denemek için kullanacaklardır, ya da karşı karşıya olduğu değişimin kaçınılmazlığını kabullenmek ve bundan yararlanmaya hazırlanmak. İkinci şık çok daha kolaydır.

Görüşlerimiz vardır. Görüşler, önümüzdeki yolu gösterir; ama onları eyleme koymak isteyen bir yönetici elemanlarını harekete geçirmek ve kendilerini işlerine vermelerini sağlamakla yükümlüdür. İşte bu konuda yönetici başkalarının yardımına ihtiyaç duyar. Birlikte çalışma kültürü (istişare) bizim iş görme yolumuzdur; bu, makineye yağ koymakla kum koymak arasındaki farka benzetilebilir.

Ortak Görüş+Açık Hedefler+Pozitif Kültür=BAŞARI

İş görenler kendi sorumlu oldukları alanlarda karar vermeye yetkili olmalıdır. Elbette, yeni bir yol tutturulduğunda bazı engellere takılma tehlikesi vardır. Eğer küçük bir hata otomatik olarak gelecekteki umutlarının sona ermesi anlamına gelirse, hiç kimse risk alma cesareti gösteremeyecektir. Dolayısıyla çok geç olmadan, her iş görenin soru sormasına, hata yapmasına ve yararlı gelişmelere dikkat çekmesine izin verilmelidir.

Herkes, belirsizlik karşısında karar verebilmeyi ve en çalkantılı değişim dönemlerinde bile olumlu bir tavır gösterebilmeyi öğrenebilmelidir. Başkalarının duygularını anlayabilme, önsezi, düzeltme yeteneği gibi karakteristik özellikler ve insan doğası hakkında bilgi, başarı sürecinde fevkalade gereklidir. Karşılıklı saygı, güvenirlik ve başkasını düşünme gibi değerler başarıya giden yolda önemli yapı taşları olarak karşımıza çıkıyor. (Kitabın bu değerlerden "eski moda değerler" diye bahsetmesi ilginç.)

Yönetici ve personelin gelecek için görüşlerini birleştirmesi çok olumlu bir başlangıç noktasıdır. En önemli motivasyon faktörlerinden biri, insanın kendisini bir gruba ait hissetmesidir. Bir görüş etrafında toplanmış bir topluluktan, hiç beklenmeyecek bir güç doğar.

Hedefler açıkça tanımlanmış olmalıdır. Neyi istediğinizi bilmelisiniz. Enerjiniz, bilginiz ve azminiz bir amaca yönelmeli ve bu amaç açık, somut ve kesin olmalıdır. Hem iyimser hem de gerçekçi olmalıdır.

Görüşler, karanlıkta kalmış bir yolu aydınlatan ışıkla karşılaştırılabilecek bir tür hedeftir. Hedefinizi somutlaştırmayı ve onu olmasını istediğiniz bir sonuç olarak ifade etmeyi başardığınızda, bu ışık yoğun bir lazer ışınına dönüşecek ve bir duvarı delip geçecek kadar güçlü olacaktır.

Olumlu bir hedef belirleyip, uygulanabilir bir strateji ortaya koyduktan sonra eylemlerin o amaç üzerinde yoğunlaşmış olması gerekir. Yani tüm dikkat buna verilmiş olur. Bunu başka birşey yaparken bile zihnin köşesinde tutmak gerekir. Bu sayede, uyanık kalır ve karşınıza çıkan fırsatları değerlendirebilirsiniz.

Şayet bir öncelik sıralamanız yoksa, herhangi bir seferde yapmaya çalışıp sonrada hiçbir şey yapamama tehlikesiyle karşı karşıyasınız demektir. Dolayısıyla enerji ve kaynaklar, hedeflere birer birer ulaşmak doğrultusunda kullanılmalıdır.

Bütün bunlardan bir netice elde edebilmek için irade gücü ve azim gereklidir. Zira başta, bütün dünya bize karşı elbirliği etmiş gibi görünür. Halbuki engeller ve direnç sizi güçlendirir ve kendi yeteneklerinize güvenmenizi sağlar.

"Ey benim düşmanım sen benim ifadem ve hızımsın.

Gündüz geceye muhtaç, bana da sen lazımsın…"

Motivasyon ve Değişme:

Bilgi, güç demektir. Eğer kendinizi şartların kurbanı gibi hissetmek yerine, geleceğe doğru ağır ama emin adımlarla ilerleyenlerden olmak istiyorsanız, onlardan geri kalmamalısınız. Artık bir kadın için çocukları veya bir erkek için iş yoğunluğu bahane değildir. Bilginizi zamana uydurmak zorundasınız; yeni bir şeyler öğrenmek için ise hiçbir zaman çok geç değildir.

Motivasyon katılımın sonucudur. Ne var ki, birlikte çalışmak kolay değildir. Ama başka türlü de insanlar arası ilişki kuralları öğrenilemez. Bu yüzden tek başına gelişme yeterli değil; sosyal yeterliliği güçlendirmek de aynı derecede önemlidir.

Bütün bu noktalarda alınan sonuçların sürekli olması, uygulamanın sürekli olmasına bağlıdır. Deneyimler göstermiştir ki; bir bireyin önderlik yapması ve grubun onu izlemesi şeklindeki iç düzen, kurumları mümkün olan en iyi sonuçlara ulaştırmaktadır.

Yöneticiler, çalışanlarının hareketli kalmasını sağlamalı ve bir şekilde ilgi gösterip kısa da olsa konuşması lazımdır. Böylece herkes istediği bir şeyden bahsetme imkanı bulur ve dedikodular önlenir.

Hiyerarşik yapılar hantal olma eğiliminde olup, üreticiliğin gelişmesine izin vermez. Bu yüzden gelecekte bütün kurumlar daha esnek yapılı düzenlemelere ihtiyaç duyacaklardır.

Yöneticinin tavrı, kurumun personeline yansır. Eğer yönetici bir şeyler elde etmek istiyorsa, önce kendisi iyi bir örnek olmalıdır; ancak vaad ettiklerini gerçekleştirirse kendisine saygı duyulur.

Motivasyon ve Yenilik:

Çalışanlar kalpsiz bir makine topluluğu değildir. İnsanlar ne kadar nitelikliyse, beklentileri de kadar yüksektir ve sadece ücretleriyle değil, çalışma ortamının duygusal havasıyla da ilgilenirler. İnsanlar üstleri tarafından takdir edilmezlerse, kendilerini fark ettirmeye karar verebilirler. Deneyimli insanlar çekip gittiğinde, kurumun onlardan alacağı semereler uçar gider.

İşinin ilk günlerinde çoğu insan motive olmuştur. Zaman geçtikçe işyerindeki şartlar onların coşkularını yitirmelerine sebep olur. İyi liderlik, personelin motivasyonunu kaybetmemesini sağlamaktır. Bu da yeniden düzenlemelerle sağlanabilir. Bu yeniden düzenleme esnasında İş görenler hep hoşnutsuzluğa boğulurlar. Bunun sebeplerinden birkaçı: Ne olacağını ve niye olacağını kestirememe; bundan ne kadar etkileneceğini bilememe, yeni haliyle işin üstesinden gelip gelemeyeceğinden emin olamama.

MADDİ TEŞVİKLER

Maddi teşvikler tabii ki bir insanın işindeki verimi artırmakta önemli olabilir. Ama maddi teşviklerin rolü, motive edici faktörlerin bütünlüğü içinde ele alınmalıdır. Mesela: Az ücret ödenen işçiler, fazladan alacakları her kuruşa bağımlıdırlar. Daha çok kazanan insanlar ise yaptıkları işle daha çok özdeşleşir ve paraya daha az önem verir. Burada paranın yerini, başarısının onaylanması ve hareket serbestisi alır.

ABD, Almanya, Japonya gibi ülkelerde düzenlenen bir anketteki "İnsanları gerçekten ne motive eder ?" sorusunun cevabı meseleyi daha iyi izah edici mahiyettedir. Yapılan sıralamada yüksek maaş dibe vurmuştur.

DERECE MOTİVASYON FAKTÖRLERİ

ABD JAPONYA

1 ---------- 1------------- Daha çok strateejik direktifler

2 ---------- 3------------- Daha çok enformmasyon

3 ---------- 2------------- Proje planlamassına daha fazla katılım

4 ---------- 6------------- Daha az örgütseel bürokrasi

5 ---------- 4------------- Dışarıdan gelenn fikirlere açıklık

6 ---------- 5------------- Daha az rutin iiş

7 ---------- 8------------- Daha fazla hizmmet içi eğitim

8 ---------- 7------------- Terfi için dahaa çok umut

9 ---------- 9------------- Daha yüksek ücrretler

Bunların yanında verilen ücretlerin de birkaç noktadan önemi vardır:

·         Maaş, yaşamak için gereken geçimi sağlar ve böylece çalışmak için bir teşvik olur.

·         Maaş ölçüsü çalışanın konumunu gösterir.

·         Maaştaki artış, işinizdeki başarınızın onaylanmasıdır.

·         Bir para artışı, diğer insanlarla temastan ve daha derin duygusal birliktelikten mahrum bir yaşamı telafi edebilir.

Bu noktada aklımıza bir soru gelebilir. "Eğer maaşlar sadece ikincil bir motivasyon faktörü ise, niçin insanlar daha yüksek ücret için grev yaparlar?" Bu sorunun cevabını, yüksek statü ve daha fazla saygı görme isteğinde aramak gerekir. Yani grevdeki insanlar dikkat çekmek isterler: "Biz toplumda önemli bir görevi yerine getiriyoruz. Eğer işi bırakırsak her şeyin nasıl aksayacağına bir bakın. Bize hakkettiğimiz ilgiyi gösterin. Eğer siz bunu yapmak istemezseniz, biz sizi bunu yapmak zorunda bırakacağız." İnsanlar böylece, tatminsizliklerini, yetersiz bir ücret ile açıklamaya çalışırlar.

Maaşın ölçüsü, aynı zamanda bir kurumun iç hiyerarşisindeki statüyü de gösterir. Eğer kendilerine adil davranılmadığını düşünen elemanların enerjilerini kendilerine acımakla ve sabotajla harcamaları istenmiyorsa, ücret artışı kriterlerinin herkes tarafından bilinmesi ve kabul edilmesi gerekir. Dolayısıyla benzer görevleri olan ve aynı süre çalışan personelin aşağı yukarı aynı maaşı alması gerekir.

Netice olarak meseleyi iki noktada toplayabiliriz:

1- Yönetim yalnızca maddi teşviklere güvenmemeli, şirkette çalışan personeli neyin motive ettiğini ve neyin olumsuz olarak etkilediğini ortaya çıkarmak üzere kendi içinde anketler yapmalıdır. Sorular isimsiz olarak cevaplandırılmalıdır.

2- İşgücünün çıkarlarını temsil ettiği kabul edilen sendikaları üyelerinin maddi olmayan ihtiyaçları için de etkili bir biçimde mücadele etmelidir.

MOTİVE EDİCİ BİR UNSUR OLARAK İLETİŞİM

Açık iletişim, haberlerin bir örgütsel yapı içinde zirveden dibe, dipten zirveye serbestçe ve sağlıklı bir biçimde akışıdır.

İş görenler, kendilerinden ne yapılmasının beklendiğini ve bunu neden yapmaları gerektiğini, üstlerinin onlardan ne beklediğini, diğer bölümlerde ve işletme dışında kendi işleriyle ilgili olarak nelerin olup bittiğini bilmek ister.

Bu haber akışının sağlanması yöneticinin sorumluluğudur. Yönetici bir örnek teşkil eder. Yöneticinin söz ve hareketlerinin kişiden kişiye değişmemesi gerekir.

Yeterli iletişim sağlanamadığı takdirde belirsizlik durumu ortaya çıkar. Bu da söylenti, dedikodu vs. zemini hazırlar ve belirsizlik ne kadar artarsa, verim de o kadar düşer.

Mümkün olan birçok iletişim (enformasyon) kanalı vardır:

**Kişisel İlişki ve Bilgi: Bilgi aktarımı için en iyi yoldur.

**Yazılı Bilgiler: İnsani ilişkileri kısıtlar ve en çok yöneticinin kendisi zarar görür.

**Video Yayınları: Haberleşme tek yönlü olarak gerçekleşir.

**Kurum İçi Radyo Yayını: Eğlendirici olsa da; tipik bir tek yönlü iletişim sistemidir.

**Elektronik Veri Ağı: Bilgisayar yoluyla haberleşme, en çok olayları ve haberleri duyurmak için uygundur. Avantajı; çok sayıda insana çok çabuk ulaşabilmesidir.

Bunlara bir de gayr-ı resmi iletişim ağını katabiliriz. Genelde serbest toplantılarda, çay meclislerinde olur ve karar verme aşamasında etkilidir.

Açık iletişim kalite sağlar. Şayet yönetim olayların kökünde yatanları biliyorsa, yeniden düzenlemeden doğan birçok sıkıntı verici durumdan sakınılabilir. Çoğu kaza ve felaketler, yönetimin önce ve zamanında uyarılması halinde engellenebilir.

Bir İngiliz madeni sık sık tekrarlanan kazalarıyla ün yapmıştı. Kazaya yol açan sebepler araştırılınca, madencilerin üstleriyle hiç teması olmadığı ortaya çıktı. Bilgi akışı sadece yukarıdan aşağıya doğru idi. Yönetimin iş görenlerle düzenli toplantılar yapma kararından sonra, kazaların sayısı birden düştü.

Kendi yeteneğinden için için şüphe duyan zayıf bir yönetici, övgü ve onaylama konusunda da pintidir; daha açıkçası bunu beceremez. Bunlar yani güvensiz insanlar, başkasının başarılarını kişisel bir tehdit olarak görür; sadece kendi bulunduğu konuma yönelik değil, aynı zamanda kendi saygısına da. Başkalarının iyi olması onun için, kendi düşük pozisyonunun onaylanmasıdır.

Hiçbir şeye tepki vermemek de bir cezalandırma biçimidir. İlgisizlik bazen, dolaysız bir saldırıdan daha yıkıcı olabilir. Bir kurban, kendisini, adil olmayan eleştirilere karşı savunabilir; sessizlik ise onu umursanmama duygusuyla baş başa bırakır.

ÖVGÜ:

Övgünün memnuniyet verici ve teşvik edici olabilmesi için şu özellikleri taşıması gerekir.

Gerçekçi ve dürüst:

Övgü olgulara dayanmalı ve sizin gerçek düşüncelerinizi yansıtmalıdır. Eğer insanlar ortalıkta birbirlerine asıl söylemek istediklerini söylemeden yağ çekerek dolaşırsa, övgü zamanla dejenere olarak boş bir gevezeliğe dönüşür.

Belli bir konuda:

Övgü somut ve özgül bir konuya yönelik olmalıdır yani genel ve abartılı olmamalıdır. "Daima" ve "Hiçbir zaman" gibi genellemeler kaçınılmaz olarak yanlıştır. "Herşey mükemmel" gibi özele inmeyen iltifatlar, neyin gerçekte iyi olduğu ve neyin daha iyi olabileceği hususunda hiçbir fikir vermez.

Övgünün miktarı, sunulan hizmetle veya yerine getirilen görevle orantılı olmalıdır. Çok küçük bir işe gösterilen abartılı bir onaylama, kişide güvensizliğe yol açar.

Yüz yüze:

İlke olarak, övgü insanların yüzüne karşı yapılmalıdır. Bir yönetici elemanlarıyla yüzyüze konuşmak zahmetine katlanmalı, bunu bir üçüncü kişiye bırakmayı düşünmemelidir.

İçten:

Onaylama içten gelmelidir. Kendinizin yapmış olmayı istediğiniz bir işi yapan bir başkasını tebrik etmek çok zor olduğundan, bazı insanlar, övgülerini sözde alçakgönüllülük gösterileriyle, alaycı ve küçümseyici sözlerle karıştırırlar. Gözlerinde, kıskançlık ve haset alevi parlarken, dudaklarından olumlu sözler dökülür, sonunda tüm haz duyguları yok olur gider.

Bazen güzel bir söz, bir küçümseme duygusunu örtecek şekilde kullanılabilir. Bu, oldukça can sıkıcıdır. Çünkü çok az insan buna hazır cevap bir karşılık verebilir. Mesela; bir dergide makaleniz yayınlanıyor ve arkadaşınız size övgüde(!) bulunuyor: "Makalen muhteşem olmuş. Kendin mi yazdın?"

OLUMLU TEPKİLER:

Olumlu tepkileri gerektiği gibi kabul edebilmek de bir sanattır. Bu konuda da birkaç noktanın üzerinde durmakta fayda var.

Hiçbir iltifat geri çevrilmemeli, gereksiz alçakgönüllülük, çoğu insanı iltifatları geri çevirmeye iter.

Olaylara olumsuz gözle bakmamalı. Yetenekli insanlar, kendi kendilerinden hep daha fazlasını beklerler ve çoğunlukla, mükemmel olmadıkları için eleştirilmek yönünde mazoşist (kendine eziyet edilmesinden zevk duyan anlayış) bir ısrarcılık içindedirler. Topluluk içerisinde eleştirilmeyi bu yönde değerlendirip, olumsuz bir şeyler aramamak gerekir.

Duygular aynen yansıtılabilmeli: Özellikle beklenmedik bir anda geldiğinde, olumlu tepki, insanı bütünüyle etkisi altına alabilir. Bu anda duygularınızı göstermekte kibarlıkla bağdaşmayan hiçbir şey yoktur. Gözyaşı bir misal olarak ele alınabilir.

OLUMSUZ TEPKİLER (ELEŞTİRİ):

Yapıcı bir eleştirinin en az övgü kadar önemli olduğu konusunda hemfikiriz. Ama genelde bunlar dile getirilemez. Bu; kişinin kendini dezavantajlı bir duruma düşüreceği kaygısı, ceza veya popülerliğini kaybetme korkusundan doğar. Halbuki bazı kelimeleri dikkatli seçerek tepkinizi teşvik edici bir şekilde ifade edebilirsiniz. "Sizin bu işi çok daha iyi yapabileceğinizi biliyorum." gibi.

Olumsuz düşünceler bulaşıcıdır. Eğer bir insan sürekli homurdanıyorsa etraftakilerin de iş ve diğer insanlar hakkında olumsuz düşünceler geliştirmesi yakın demektir. Bu sebeple; çözüm meclisi haricinde böyle konuşmaların sık sık olmasına müsaade etmemek daha akıllıca olacaktır.

O zaman, eleştiri yapılacaksa yapıcı olmalı, yıkıcı olmamalıdır. Eleştirinin yapıcı olabilmesi için bazı öneriler ilginizi çekecektir.

1- Çoğu insan yanlış şeyleri kasıtlı olarak yapmaz. Bir işi ellerine yüzlerine bulaştırdıklarında bile, aslında iyi niyetlidirler. Bu iyi niyeti takdir edin. Bir başarısızlıklarını söylerken, bir önceki başarısıyla mukayese ederek söylersek şahsın kendine güveni artabilir.

2- Ağzınızı açıp, öfkenizi dışa vurmadan önce, yapacağınız eleştirinin nedenlerinden emin olun. Çünkü, kontrolsüz bir duygusal patlama, karşınızdaki insanla ilişkilerinizi tamamen bitirebilir.

3- Psikoloji dilinde, "transfer" kelimesi, insanın daha önceden yaşadığı deneyimlerden kaynaklanan duygu ve düşüncelerini buraya ve şimdiye taşımasını ifade eder. Eğer, daha önceki yönetici otoriter idiyse, personel, yeni yöneticiye bir süre içinde olsa, sanki elinde kamçı başlarında dikiliyormuş gibi bakacaktır. Bir Türk, bir Japon ile karşılaştığında, onun on yıl önce arkadaşlık yaptığı bir başka Japon gibi olduğunu düşünme eğiliminde olacaktır.

Bu transfer tuzağından kurtulmak için, herhangi bir insan topluluğu içerisinde belirgin bireysel farklılıklar olacağını hiç unutmamanız gerekir. Acele sonuçlara varmayın ve insanları tanıma zahmetine katlanın.

4- Dolaysız ve adil olarak; ne söylemek istiyorsanız tam olarak onu söyleyin. Sizi rahatsız eden bir durum karşısında; kılı kırk yarmak, genellemelere başvurmak, saldırmak, karşınızdakini gülünç duruma düşürmek gibi davranış biçimlerine başvurmak size oldukça çekici gelebilir. Ama, bunlar her zaman düşman kazandırırlar. Dolayısıyla bunlardan kaçının.

5- Tepkinizi çabuk verin, küçük bir mesele büyük bir felakete dönüşünceye kadar beklemeyin. Somut konuşun; sizi tam olarak neyin rahatsız ettiğini söyleyin. O noktada kalın ve kişinin davranışını eleştirirken genellemeden ve kişisel saldırılardan kaçının. Olumsuz tepkiyi teke tek bir görüşmede vermek en iyisidir.

Eğer tüm bir bölüm meseleden etkileniyorsa, neyin ters gittiğini açıkça tartışmak yararlıdır. Ama bunun için gereken ön şart, tartışmalı konuların tamamen ortaya konduğu bir ortam oluşturulması ve genel kabul görmesidir. Kaçınılması gereken şey ise, tek bir kişinin, tüm diğer insanlar arasında bir günah keçisi haline getirilmesidir. Eleştirdiğiniz insana, vurguladığınız noktalara cevap verme fırsatını tanıyın. Dedikoduculuk ve skandal tüccarlığı, güvensizlik oluşturmaktan başka sonuç vermez.

6- Tepkinizi vermek için doğru zamanı seçin. Eğer kuşku duyuyorsanız, "Seninle bu konuyu konuşmamız gerekiyor. Hemen şimdi konuşmak ister misin, yoksa yarına kadar bekleyeyim mi?" diye sorun.

7- Eğer personeli ya da içlerinden birisini azarlayacaksanız, onların başarısızlarına sizin de hangi davranışlarınızla katkıda bulunduğunuza dair karşı çıkışlara kendinizi hazırlayın.

8- Sadece hataları sıralamakla yetinmeyin, eleştiriyi yapmakla ne elde etmeyi umduğunuzu da söyleyin.

9- Eğer personelden biri sizin eleştirileriniz sonucunda davranışlarını değiştirir ya da daha iyi sonuçlar elde ederse, o kişiye olup bitenin gayet iyi farkında olduğunuzu hissettirin. Onaylama konusunda cimri olmayın.

10- Personelden biri eleştirilerinize hiç kulak asmıyor ve davranışını değiştirmek için herhangi bir girişimde bulunmuyorsa, olumsuz davranışının sonucunun ne olacağını ona söyleyin. Tehdidiniz durumun ağırlığıyla orantılı olmalıdır. Kızgınlık eseri, uygulamaya cesaret edemeyeceğiniz aşırı cezalarla tehdit ederseniz, otoritenizin altını oymuş olursunuz. Tehditleriniz boşa çıkarsa inanırlığınızı kaybedersiniz.

"İki kulağımızın ve tek bir ağzımızın olması, daha az konuşup daha çok

dinleyebilelim diyedir."

Dinle(yebil)me sanatı:

Açık iletişim, mesajı veren kişinin kendisini açıklıkla ve tam olarak ifade edebilmesini ve mesajı alan kişinin de dinlemeye hazır olmasını gerektirir. Dinlemek, saygı göstergesidir.

Ancak çoğu insan kötü bir dinleyicidir. İletişimi zorlaştıran bazı tipik engeller vardır. Kısaca bunlara da değinelim.

1- Bir insanın özümseyebileceği bilgi miktarı oldukça kısıtlıdır. Eğer bir seferde çok fazla bilgiyle karşı karşıya kalırsak şalterlerimiz atıverir. Coşku içinde, karşısındakini aşırı derecede bilgiye boğmaya çalışan kişi, enerjisini ve zamanını boşa harcıyordur. Çünkü, dinlediklerinin çok az bir kısmını özümseyebilecektir. Eğer heyecanlı ve sinirli, bir konudan diğerine atlayarak konuşursanız, anlattığınız şeyin etkisi azalacaktır. Birilerini bir şeye ikna etmek istiyorsanız, derin bir nefes alarak, engin fikirlerinizi küçük parçalara bölmeniz iyi olacaktır.

2- Kendilerini güvensiz hisseden insanlar genellikle kötü dinleyici olurlar. Çünkü böyle insanlar, sürekli diken üzerinde duruyor gibi, rahat hareket edemezler.

Amerikalı iletişim uzmanı Albert Mehrabian tarafından gerçekleştirilen bir araştırma, birisiyle ilk defa karşılaştığımızda %55 oranında onun beden diline, % 38 oranında sesine ve sadece %7 oranında da söylediğine konsantre olduğumuzu ortaya çıkarmıştır. (Büyüklerimizin "İnsan kıyafetiyle ağırlanır, bilgisiyle uğurlanır." sözüyle çakışan bir sonuç.) Birisiyle bir daha karşılaşmaktan çekindiğimizde, söylediklerimizin beden dilimizle yaydığınız işaretlerin yanında çok önemsiz kaldığını unutmayın. Gülümseyin, soru sorun ve dinleyin. Bu, uzun uzadıya nutuk çekmenizden daha fazla sempatisini kazandırır.

3- İnsanlar birbirleriyle görüş ayrılıkları üzerinde tartışırlarken, sürekli anlaşmazlığa düşerler. Çünkü biri konuşurken diğeri dinleyeceği yerde, ne söyleyeceğini düşünüyor ve hazırlıyordur. Yanlış anlamalardan kaçınmak için, karşınızdaki insan konuşurken, kendi hedeflerinize doğru yol almadan önce onu dinlemeniz gerekir. Muhalif partilere mensup politikacıların televizyonlarda yaptıkları tartışmalar, anlatılanların dehşet verici bir örneğidir.

4- Dinleme yeteneği aynı zamanda kişinin beklentileriyle de ilgilidir. Kişi, söylenen şeyin ilginç, önemli ve yararlı olduğunu düşündüğü zaman dinler. Çoğunlukla neyin söyleneceğini bildiğini düşünür ve tamamını dinleme zahmetine katlanmaz.

"Cevapların tümünü bilmektense, soruların bazılarını sormak daha iyidir.". James Thurber

Soru sorma sanatı:

İnsanlarla nasıl konuşulacağını bilmek, doğru soruları nasıl sorulacağını bilmek demektir. Soru sormak, konuya katıldığınızı ve diğer insanlarla ilgilendiğinizi gösterir. Bir konuşmaya: "-Ne?, -Kim?, -Nasıl?, -Ne zaman?, -Hangi?" sorularını sorarak başlayabilirsiniz. "-Niye?" sorusundan mümkün olduğunca kaçınmak lazımdır. Zira bu kelime gizli bir suçlama içerir.

KATILIM

Liderlik tarzı:

Bir yöneticinin liderlik tarzı, personelinin motivasyonunu belirler. Otoriter bir yönetici, astlarına, ne yapmaları gerektiğini açık bir biçimde anlatır ve bunu nasıl yapacaklarını da tam olarak açıklar. Modern yönetim teorisi ise, bize, kurumun hedeflerinin personel tarafından bilinmesi gerektiğini öğretir. Bu kitapta ise bir adım daha ileri gidiliyor ve yöneticilerin hedeflerini personelleriyle birlikte tespit etmelerini ve görevlerini nasıl yapacaklarına elemanların "kendi kendine" karar verebilmesi için onlara -verilen talimatlar dahilinde- olabildiğine serbestlik tanımaları öneriliyor. Hedefin zihinlerde açık olması, onların kendi başlarına inisiyatif alabilmelerini mümkün kılar. (Tabii ki burada onların sorumluluk alacak cesarete sahip olduklarını farz ediyoruz.) İnsanlara yumuşak davranmak onlara özgüven kazandırır.

Otoriter liderlik tarzı artık çağımıza uygun değildir. Hiç kimse sürekli emir almaktan hoşlanmaz. Ama bu, dizginlerin tamamen salınacağı anlamına da gelmez.

Duygular sadece bastırılmaları gerektiği zaman tehlikelidirler. Ama eğer hiç karşılık görme korkusu duymadan serbestçe ortaya konulurlarsa, o zaman ilgili kişiler bir diyalog başlatabilirler ve bu da karşılıklı anlayışa giden yolda ilk basamak olabilir.

Açıklık:

Anlaşmazlık konularının tartışmaya açılabilmesi anlamına gelir. Açıklık, sizin farklı bir görüş savunabilmeniz ve duygularınızı gösterebilmenizdir.

Personelin kurumun hedefleriyle özdeşleşmesi bekleniyorsa, kurumdaki günlük hayatta olan herşeye karşı açık olmak, lüzumlu bir önkoşuldur. Ama bu tür bir açıklık, eğer yönetici kendisini açmaya, diğerleri için ulaşabilir kılmaya hazırlamamışsa ve personeli ile arasındaki mesafenin otoritesinin kaynağı olduğu inancından kurtulamamışsa, pek mümkün değildir.

Şayet personel tam olarak ikna edilmediği birşeyi yapmaya zorlanıyor ise, ilişkilerin arasına duygusal bir gerginlik girer.

Vicdan sahibi bir insan, şefine herşeye rağmen sadık kalmaya çalışır. Ama gizliden gizliye isteksizlik, gönülsüzlük duyar. İsyancı düşünceleri itaat duygusuyla çatışmaya girer. Gizli öfkesini, unutulmuş bir duygu gibi yaşar. Bastırılan bu duygu, suçluluk duygusu olarak kendini gösterir. Rahatsız bir vicdanı vardır artık. Bu kararsız, karışık ve şaşkına çeviren duygularla hareket etmek, zamanın ve enerjinin boşa harcanmasına sebep olarak, yapılan işin kalitesini düşürür.

Sahte demokrasi; yöneticinin zaten vermiş olduğu bir kararın konusu olan mesele üzerine personelini görüşmeye çağırmasıdır. Daha da kötü olanı, uzun bir görüşmeden sonra ekibin karara varması ama sonradan yöneticinin kimseye açıklama yapmadan bu kararı değiştirmesidir. Tabii ki yöneticinin en iyi olduğunu düşündüğü yönde karar alma hakkı vardır. Her kararı almadan önce toplantı yapmak zorunda değildir ama, eğer personele görüşlerini sorar ve sonra da bunları dikkate almazsa, en azından bunu niye yaptığını açıklamalıdır.

Katılım yoluyla kendini geliştirme:

Olup bitenlere personelinin de aktif olarak katılımına fırsat veren yönetici önemli bilgilere ulaşma imkanını yakalamakla kalmaz, aynı zamanda personelinin de sadakatinden de emin olur. Katılım insanların sorumluluğununu artırır ve çekişme isteğini azaltır. Zeki bir yönetici personelini bir kaynaklar kümesi olarak düşünecektir. Elemanlar kendi özel alanlarında bir başkasından çok daha bilgilidirler ve neyin geliştirilmesi, yenilenmesi gerektiğini ilk fark edecek olanlar da onlardır. Katılım, kendini geliştirme imkanı demektir. Bu insani ihtiyacın doyurulması oldukça motive edicidir. Yöneticinin bu konudaki ideal listesi şu noktaları içerir:

·         "Personelinize daha fazla sorumluluk vererek çalışma isteklerini yükseltin."

·         "Yenilikler üzerinde siz bir karara varmadan önce personelinizi görüşmeye çağırın ve bir şeyleri değiştirmek için çok geç olana dek beklemeyin."

·         "Personelin söylediklerini dinleyin ve isteklerini dikkate alın. Onlara karşı kayıtsız olduğunuz hissini vermekten kaçının."

·         "Personelinize, kendi iş tanımlanmalarının hazırlanmasına katılmaları için bir şans verin."

Bir yöneticinin seçtiği çalışma metotları, ulaşabileceği sonuçları belirler. Eğer personel karar alma sürecine en baştan dahil edilmişlerse, bu kararlar sonradan uygulamaya konulduğunda, ortaya çıkabilecek olan sürtüşmeler en aza indirilmiş olur. Katılım, bir ait olma duygusunu doğurur.

GÖREVLENDIRME

Yönetim, başka insanlar aracılığıyla sonuç elde edilmesi anlamına gelir. Personeli motive edebilme yeteneği, iyi bir yöneticinin sahip olması gereken en önemli niteliktir. Görevlendirme sorumluluğu da başarının anahtarıdır. Görevlendirme, somut olarak tanımlanmış görevlerin üst düzeyden alt bir düzeye taşınması olarak ifade edilebilir.

Görevlendirmede başarısızlık, yöneticinin, işin ayrıntılarına boğularak bütün üzerindeki genel görüşünü kaybetme tehlikesi içinde olduğu anlamına gelir. Bu durumda rutin bir çalışma hakim olur. Yönetici personelini yönetmek yerine, tek tek görevleri bizzat yerine getirir. "Nasıl?" sorusu "Ne?" sorusundan daha önemli hale gelir, yani prosedür gereği olan düzenleme ve kuralların kendileri amaç olurlar. Hiç kimse "Bu kuralın başlangıçta varolma sebebi aslında neydi?" gibi bir soru sormaz. Personel her zaman rölantide çalışır. Esneklik yok olmaya başlar ve şirket cansızlaşır.

Görevlendirme gönüllü yapılmalıdır. Bir diktatöre yapmak istemediği bir şeyi yaptırmaya çalışmanın anlamı yoktur. Bunun avantajlarını yöneticinin kendisi fark etmeli ve personellerine karşı tutumundaki değişikliğin azap dolu bir sürece dönüşebileceğini düşünmelidir. Eski fikirlerden kurtulmak hiçbir zaman kolay değildir ama her zaman bunun için harcanan çabaya değer. Personelin iyi sonuçlar elde etmesi, yöneticiye yapılmış bir iltifattır.

Görevlendirmeden kaçınmak için ileri sürülen yedi mazeret:

1-Personelin zaten yapacak çok işi var:

Personelin iş yüküne gösterilen ilgi, görevlendirmeye karşı çıkmak için en çok kullanılan mazerettir. Görevlendirmeye karşı isteksizlik en saygıdeğer dürtüden, personelin mutluluğuna gösterilen ilgiden doğabilir. Ama çok az yönetici personelinin niye iş yükü altında boğulduğunu ve bu ilgiden gerçekten hoşnut olup olmadığını öğrenme zahmetine katlanır.

Sürekli baskı altında olan bir kurum, çoğunlukla yetersiz planlama ve düzensiz iş rutinlerinin kurbanıdır. Böylesi durumlarda düzenlemeler için oldukça geç kalınmış olur.

2-Personel bu işi beceremez:

Birçok yönetici, elemanlarının kendilerine verilen görevi yerine getiremeyeceklerinden korktuğu için görevlendirmeye karşı isteksizdir. Bu tavır bir kısır döngü ortaya çıkarır: Yönetici görev vermez, çünkü personel yeterli bilgiye sahip değildir; daha fazla bilgi için daha fazla öğrenmeleri gerekir; oysa yöneticinin onlara birşeyler öğretmek için zamanı yoktur, çünkü aşırı derecede çalışmaktadır, -bunun sebebi ise elemanlarına görev vermemesidir.-

Aşağıdaki sorular, yöneticiye, personelinin eğitim ihtiyaçlarını tesbit etmesine yardım edebilir:

·         Hangi alanlarda bilginizi artırmak isterdiniz?

·         Sizce beklentileriniz fazla mı yüksek/düşük?

·         Eğitim ihtiyaçlarınızın neler olduğunu düşünüyorsunuz?

·         Görevlerinizden herhangi biri bir daha üst/alt bir personele aktarılmalı mı? Evetse hangisi? Niçin?

3-Personel bunu yapmak istemez:

Eğer bir eleman fazladan görevlere veya farklı olan görevlere hiç ilgi göstermezse bu elemanın sorumluluk almaktan korktuğu düşünülebilir. Bağımsız bir şekilde hareket etmek ve inisiyatif almak, her zaman yanlış bir şeyler yapma riskini de beraberinde taşır. Elemanlarınıza kendilerine daha fazla güvenmeleri için yardımcı olun. Küçük bir hata kimsenin kariyerinin sonu olmamalıdır.

Eğer personeliniz başına dert almak istemez bir görüntü veriyorsa, aşağıdaki sorularla bunun sebebini bulmaya çalışın.

·         İnisiyatifi öldüren sizin kendi liderlik tarzınız olabilir mi?

·         Herkes sizden ağzını bile açamayacak kadar korkuyor mu?

·         Herkes hedefleri gerçekten anlamış mı? Amaçlarınızı tekrar tekrar açıklamaktan kaçınmayın.

·         Personeliniz özgüven yokluğu mu çekiyor: "Bunu yapma riskine gerçekten girebilir miyim? Peki ama başkaları ne der sonra?"

·         Elemanlarınız yeni görevlerle başa çıkmak için gerekli niteliklere sahip olmadıklarından mı korkuyorlar?

4-Bu işle görevlendirebileceğim hiç kimse yok.

Görevlendirme, sorumluluğun dağıtılması ve böylece herkesin başkalarının ne yaptığını bilmesi demektir.

Personelin azlığı görevlendirmeye karşı bir mazeret olamaz. Tüm organizasyonun eleştirisel bir değerlendirilmesi, size kurum içinde gerçekleşmesi mümkün olan iş tahsis ve rutinlerini düzene sokmakta yardımcı olacaktır.

5-Yetkim yok.

Kararın sorumluluğunu almak için gereken yetkinin olmamasına yönelik şikayetler fark edilir derecede artıyorsa, bu görevlerin ve sorumlulukların birbiriyle uyumlu olmadıklarını gösterir.

6-Bunu açıklayacak zamanım yok.

Birçok yönetici, birşeyleri açıklamak için zamanı olmadığını iddia eder. İşi kendisi daha çabuk yapacağını düşünür. Eğer sürekli kendi kendinize birşeyleri yetiştirmeye çalışıyorsanız, büyük ihtimalle kişisel yeterliliğiniz ve planlamanızla ilgili yanlış birşeyler var demektir. Vaktinizi ne yaparak geçirdiğinizi bir kağıda yazma zahmetine katlanırsanız, çok şaşırabilirsiniz.

7-Kendim daha iyi yaparım.

Görevlendirme güvene dayanır. Ama bazı yöneticiler kendilerini sadece herşeyi kendileri yaptıkları zaman güvenli hissederler. Dizginleri bırakmayı istememek için de birçok nedenleri vardır: Güç kazanma çabası, rekabet korkusu, amirlik taslama vs.

Personelleri boş boş otururken herşeyi kendileri yapan yöneticiler, sağlıklarını da kaybetme tehlikesi içindedirler. Hatta bazı işkolikler, personellerine duydukları güvensizliği yaşamlarıyla öderler.

Burada dikkat edilmesi gereken bir husus vardır. İşi her ne kadar başkaları yapsa da sorumluluk daima yöneticidedir. Öyleyse görevlendirme işi ancak çok dikkatli hazırlanmış bir plan dahilinde yapılmalıdır. Üst bir yönetici işin nasıl gittiğini düzenli olarak takip etmelidir.

Görevlendirme işi, kişinin hem kendine hem de başkalarına güven duymasını bir ön şart olarak gerektirir. Dolayısıyla, yönetici, güveninin kötüye kullanılması veya görevin tatmin edici bir biçimde yerine getirilememesi riskini göze almak zorundadır. Bu durumda bile, birine görev vermiş olan kimse bir üst otoriteye hesap verebilmelidir. Plan geri teptiğinde personeli suçlamak hiç de iyi bir izlenim oluşturmaz.

Şu görevlerde mesuliyet daima üst yetkilidedir:

·         Hedefleri ve stratejileri belirlemek ve personeli motive etmek.

·         Soruları tanımlamak. Personeli ile hedefe ulaşmak için izlenecek yolu ne dereceye kadar kendilerinin seçebileceği üzerinde anlaşmak. Hiç kontrolü kaybetmemek, bilgi akışının yukarı doğru gitmesini sağlamak.

·         Hangi sonuçların elde edilmesi gerektiğini açıkça tanımlamak.

·         Görevlerin veya alt hedeflerin tamamlanması için gereken zaman üzerinde anlaşmak. Bu aynı zamanda öncelikleri tanımlamak anlamına da gelir.

·         Bir görevi yerine getirecek olan kişiye bunu yapabilecek yetki ve kaynağı sağlamak.

·         İnsanları bilgilendirmek, olumlu tepkilerde bulunmak, ilgi göstermek.

Başkalarına aktarılabilecek görevler:

·         Her gün yapılması gereken ama çok standart bir hal aldığından fazla bir düşünme gerektirmeyen, hep aynı biçimde yinelenen rutin görevler.

·         Kurumu dışarıya karşı temsil etmeye matuf toplantı ve konferanslara katılma ve bol bol seyahat etme imkanı. Bunun çok değişik faydaları da vardır. Mesleki ve sosyal yeterliliğini artırma, kuruma bağlılığını güçlendirme, güvenin gösterilmesi, yönetici görevi yapamayacağı bir durumla karşılaştığında işlerin aksamaması gibi.

·         Birşey için gereken malzemeyi sağlamak, istatistiki analizler hazırlamak gibi faaliyetler.

·         Özellikle zaman alan görevler. Çünkü yöneticiye sıkı, rutin bir iş olarak görünen birşey, bunu ilk kez yapacak olan bir personele genelde cazip gelir. Yönetici zamandan tasarruf etmiş, iş gören de yeni birşey öğrenmiş olur.

Başkalarına aktarılamayacak görevler:

·         Hedefler ve strateji konusunda mesuliyet,

·         Özel olaylarda temsilcilik,

·         Kilit personel ataması,

·         Muhtemel bir kriz anında yönetim,

·         Kurumun sırları.

Yükselen verim, esnek uygulamalar, azalan devamsızlık, her zamankinden daha iyi hizmet: İşte iyi motive olmuş bir işgücünün getirecekleri. Bu ödül de kazanmış kitaptan modern motivasyon kavramını ele alarak, personelin karar alma sürecine katılması, karşılıklı güvenin geliştirilmesi ve ortak görüş oluşturulması konularına cevap aramaya çalıştık.

 

 

 

İş Yaşamında Ve Özel Yaşamda Kişisel İmaj

Müjde Ker DİNCER
Alfa / Aktüel Kitap Evleri, İstanbul,1998

KİTABIN ÖZETİ

Bu kitapta; Türkiye'nin 1980 sonrasında hızlı bir değişim ve yoğun bir rekabet ortamına girmiş bulunduğu vurgulanarak, artık kurumsal yardım yerini kendi kendine yardıma, kitlesel mücadele yerini bireysel mücadeleye bıraktığı ifade edilmektedir. Bu yeni döneme "kendi başının çaresine kendin bak çağı" denilmektedir. Dolayısıyla artık herkes kendi ayakları üzerinde durmayı, kendi kendine yetebilmeyi öğrenmek durumundadır. Bunun yolu da kendini geliştirmek, yapabileceğinin en iyisini yapmak, olabileceğinin en iyisi olmak, daha iyi bir yol aramak, nasıl başarılı olabileceğini öğrenmek ve iyi ilişkiler kurabilmekten geçtiği vurgulanmaktadır .

2. Özet

a. İmaj kavramı

İmaj, bir kişi ve kurumun diğer kişi ve kurumların zihinlerinde isteyerek ya da istemeyerek bırakmış olduğu hizmetle ilgili personel, kullanılan araç-gereçler ve çevresi hakkındaki fikirler, anlayış ve değerlerdir.

b. İş hayatında imaj faktörü

(1) İş hayatında imaj faktörü

Günümüzün yoğun rekabet ortamında kuruluşlar, mal ve hizmetlerin üretimi, pazarlanması, tanınırlığının sağlanması gibi birçok yönden kendilerine benzer faaliyet gösteren diğer kuruluşlar arasından sıyrılıp, daha fazla dikkat çekme çabası içindedir.

(2) Kişisel (Profesyonel) imaj

Kişisel imaj; kim olduğunu ne yapıldığını, yapılan işte ne kadar başarılı olduğunu anlatmaya yarar ve üç öğenin birleşimi sonucunda ortaya çıkar. Bunlar kişinin kendisini içeriden nasıl gördüğü (öz imaj), başkalarının kişiyi dışarıdan nasıl gördüğü (algılanan imaj) ve kişinin kendisini nasıl görmek ve başkalarına nasıl görünmek (istenilen imaj) isteğidir.

c. Bir görüşte başarı ( İlk izlenim)
(3) Görünüş ( Dış konuşma )
İnsanlar hakkındaki gerçeklerin ve önyargıların daha yüksek oranda varsayımların temel alınarak değerlendirmeleri sonucunda izlenimler oluşmaktadır. Bu yüzden de ilk izlenim yaratmada göze çarpan giyim tarzı ile pozitif imaj oluşturma arasında doğrudan ilişki bulunmaktadır. İlk izlenim açısından büyük rol oynayan fiziksel çekicilik giyim tarzı ile desteklendiğinde, yarattığı etkiyi olumlu yönde artırmaktadır.

(4) Kariyere ve iş ortamına uygun giyinmek
Giyinme ve kendine özen gösterme işi, kıyafetlere ilişkin bilinçaltı beklentilerine ve önyargılara dayanmaktadır.

(5) Kullanılabilecek renkler ve aksesuarlar
İşe başlarken ve tüm iş hayatı süresince gardırop yönetimine gösterilecek olan özen, başarı imaj çalışmalarının çıkış noktasıdır.

(6) Mimikler
Sözsüz iletişim konusunda yapılan çalışmalar , mimiklerin birbirinden hoşlanılıp, hoşlanılmadığını belirtmede güçlü bir dışavurum biçimi olduğunu ortaya çıkarmıştır.

(5) Konuşma tarzı
İnsanlar özgüven, istek, içtenlik ve optimizim gibi duygularını konuşmaları içinde karşılarındaki aktarabilmektedir. Sesin tonu, konuşmanın hızı ve sesin yüksekliği sözlü mesajlara ek anlamlar yüklemektedir.

(6) El sıkışmak/ Tokalaşmak
El sıkma ile sıcaklık, karşıdakine duyulan ilgi, kişinin gücü ve bunlara ek olarak tam tersi duygular yani uzaklık, sıradanlık, zayıflık da aktarılabilmektedir.

(7) Davranışlar
İnsanlarla ilişki kurmadaki en iyi yollardan birisi, karşıdaki kişiyi savunma konumuna getirebilecek davranışlardan uzak durmaktır.

3. Sonuç

Günümüzde her alanda gözlenen hızlı bir değişim söz konusudur. İş ortamlarında bu değişim artık sadece ürünlerin kalitesinin artırılması, rakiplerin saf dışı bırakılması ya da daha çok karın elde edimi ile sınırlı kalmamaktadır. Çalışanlar da hangi kademede olursa olsun eğer daha iyi konumlara gelmek istiyor ya da daha iyi bir işe girmek istiyorlarsa rakipleri konumundaki diğer çalışanlardan farklı nitelikler taşımak zorunda kalmaktadır. Peki herkesin zaten çok çalıştığı bir ortamda, kişi kendisini nasıl fark edecektir? Bu konudaki en büyük yardımcı kişinin sahip olduğu kişisel imajı/profesyonel imajıdır.

Kişisel imaj kelimesi tıpkı imaj kavramının kendisi gibi, farklı insanlar için farklı anlamlar ifade etmektedir. Kimileri konuya olumlu yaklaşmakta, kimileri de kişisel imajın yapay özelliklerin benimsenip, sahte birtakım davranış kalıpları içine girerek oluşturulduğu düşünülmektedir. Oysa kişisel imaj, kişinin temel özelliklerini değiştirme amaçlı değil, zaten varolan imajın daha etkili ve başarıya yönelik kullanımı için kapıları açmaya yarayan bir yedek anahtardır. Asıl anahtar kişinin sahip olduğu kişisel özelliklerdir.

Kişisel imaj, birçok faktörün birleşmesiyle oluşur ve bunlar bir arada uyum içinde bulundukları sürece de kişiler tam bir özgüven içinde, kurum imajına uyan bir şekilde çalışmalarını sürdürürler. Kariyer geliştirmede sergilenen kişisel imaj ve göze çarparlık artık işteki beceriden daha fazla etkili olmaktadır. Bunun yanı sıra hayatın diğer alanlarındaki başarı da olumlu kişisel imajdan etkilenmektedir. Hangi ortamda olunursa olunsun, kişisel imaj kişinin kendisi dış dünyaya ifade ediş biçimidir. Sözü edilen bu ifade şeklinin en başarılı kullanımı için bazı noktalara dikkatle eğilmek ve üzerinde çalışmak gerekir. Belirtilen bu konular; ilk izlenim, iletişim becerileri, sözsüz iletişim ve sahip olunan iletişim tarzıdır.

İlk izlenim, ilk karşılaşılan anda kişilerin sizin hakkınızda edindiği izlenimdir. Çok kısa süren bir değerlendirmeye dayanarak oluşturulsa da, genel iletişimin yani sizinle iletişim kurulmak istenip istenmeyeceğine, %90 etkisi olan bir faktördür. Bu nedenle kıyafete kullanılan renklere, kişinin fiziksel özelliklerine, beden diline, ses tonuna, zaman yönetimine vb. diğer iletişim biçimlerine bakarak yapılan değerlendirmeden geçer bir not alınmalıdır.

İlk izlenim aşaması atlatıldıktan sonra, karşıdaki kişilerle kurulacak olan iletişimin gidişatını ve süresini etkileyen, iletişim becerileri üzerinde durulmalıdır. İletişim becerileri; sözel yazılı ve sözsüz olarak kendi içinde üç önemli konu başlığı altında incelenebilir. Bu üç konudan birindeki zayıflık ya da diğeriyle arasında ortaya çıkabilecek uyumsuzluk, kendisini kişisel imaj üzerinde de olumsuz olarak gösterecektir.

İletişim becerileri arasında en yoğun biçimde kullanılanı, ancak özellikleri en az bilineni sözsüz iletişim becerileridir. Oysa sözsüz iletişim konusu ilk izlenim oluşmasından, etkili bir kişisel imajın bulunulan her ortamda sergilenmesine kadar her aşamada büyük rol oynar. Beden dili (kinetik), kişiler arası tutulan mesafe (proksemik), estetik, fiziksel görünüş ve genel görünüşten oluşan bir bütün olarak, sözsüz iletişim, etkili kişisel imaj yaratmada söz sahibidir.

Tüm iletişim becerilerinin ışığında, bir de herkesin kendisine özgü iletişim tarzı söz konusudur. Başarılı iletişim becerilerinin özünü, kişinin öncelikle kendi daha sonra da diğer kişilerin iletişim tarzlarının farkına varması oluşturur. Böylece farklı iletişim tarzlarının varlığı kabul edilebilirken, farklı tarzlara sahip kişilerin bir arada uyum içinde yaşamaları da mümkün olur.

Sonuç olarak; kişisel imajınız size istediğiniz ya da hedeflediğiniz kapıları açmada yardımcı ve sadece sizin kontrolünüzde olan büyük bir güçtür. Size tanınan bu doğal hakkı neden etkili ve doğru bir şekilde kullanmayasınız ki!

 

 

 

 

YETKİ DEVRİ

Ronald G. Wells

Rota Yayınları

1993

KİTABIN ÖZETİ

İş başındaki ve geleceğin yöneticileri için hazırlanmış olan bu kitap, sekiz bölümden oluşmaktadır. İlk bölümlerde genel bilgiler verildikten sonra, kitabın son bölümünde test, pratik ve sınav bölümleri yer almaktadır.

Görev devrinin, operasyonel ya da yönetsel karakterde bir ya da birkaç anlamlı görev ya da sorumluluğun, bir ya da birkaç asta verilmesi olduğu, bundan bütün sorumlulukların önceden belirlenmiş olduğu ve bütünsel olarak planlanmış görevlerin devrinin anlaşılmaması gerektiği vurgulanmaktadır. Etkili karar almanın başarılı yönetimin özünü oluşturduğu, yetki ve görev devredip etmeme, ne zaman devretme, neyi devretme ve kime devretme gibi soruların yöneticilerin aldığı en kritik kararların arasında yer aldığı belirtilmektedir. Ayrıca, yetki devrinin denetim azalması anlamına gelmediği, yetkiyi devredenin yetkiden vazgeçmiş olmadığı vurgulanmaktadır.

Görev devrinin önündeki örgütsel engeller: devredecek kimsenin bulunmaması, politika ve prosedür yetersizlikleri ile rolün açık seçik olmaması; yönetsel engeller ise: yönetsel rahatlık alanlarını koruma, elemanların yetersizliği korkusu, herşeye kadir yönetici efsanesi, yöneticinin kendine güvensizliği, aktivite tuzağı, kontrolü kaybetme korkusu ve elemanlardan kaynaklanan engeller olarak sıralanmaktadır. Analitik yetenek, iyi gelişmiş insanlararası ilişkiler, iletişim becerisi, kendinden emin olmak, sonuçlar üzerinde yoğunlaşmak, etkili devredicinin özellikleri arasında sayılmaktadır.

Organizasyona yararlı olan ve elemanların görevlerini zenginleştirecek hususların, kendi performansınızı iyileştirecek görev ve sorumlulukların, yapmaya alışık olduğunuz şeylerin, rutin görev ve sorumlulukların, düzenli olarak çok zaman gerektiren işlerin, hoşlanmadığınız ayrıntıların ve zamanınız yokken hemen yapmanız gereken işlerin devredilmesi gerektiği; ancak iyi tanımlanmamış faaliyetlerin ve salt yönetime özgü sorumlulukların devredilmemesi gerektiği vurgulanmaktadır.

Bu kitapta, görev ve yetki devri ile ilgili olarak aşağıdaki ilkeler ortaya konmaktadır:


1.İlke:Beklenen performansı tanımlanmamış bir sorumluluk devredilmemelidir.
2.İlke:Performans yeteneği olmayan birisine bir sorumluluk devredilmemelidir.
3.İlke:Yöneticiler bilinçli olarak işin eşit dağılımını teşvik eden bir şekilde devretmeye çalışmalıdır.
4.İlke:Yöneticiler bilinçli olarak fırsatların eşit dağılımını teşvik eden bir şekilde devretmeye çalışmalıdır.
5.İlke:Etkili devir, bireysel farklılıkların ve durumun gereklerinin bilincinde olmayı gerektirir.
6.İlke:Etkili devir devredilebilecek ve devredilemeyecek sorumlulukları ayırt edebilmeyi gerektirir.
7.İlke:Devir kararı alınırken devredilen sorumluluğu normal koşullarda yerine getirmeye yetecek kadar yetki de verilmelidir.
8.İlke:Yönetici, seçilen elemana aktardığı yetkiyi ilgili herkese duyurmalıdır.
9.İlke:Bir sorumluluk bir elemana devredilmeden önce gerekli raporlar ve öteki kontrol süreçleri dikkate alınmalıdır.
10.İlke:Görev tamamlandığında yönetici bu olguyu derhal kabul etmeli ve mümkün olur olmaz geri besleme verilmelidir.
11.İlke:Bir eleman devraldığı sorumluluğu tamamlayıncaya ya da yönetici tarafından bu sorumluluk kendisinden alınıncaya kadar taşımalıdır.
12.İlke:Sorumluluğu devredebilirsiniz ama hesap vermekten kurtulamazsınız. Nihai sorumluluk yöneticidedir. Gerek kendi gerekse elemanlarının eylemlerinin hesabı ondan sorulacaktır.

 

 

 

Nazmi KARYAĞDI   "Toplam Kalite Yönetimi ve Türk Vergi İdaresi" Yönetici Özeti 1
 
 
 
“TOPLAM KALİTE YÖNETİMİ VE TÜRK VERGİ İDARESİ”
 
Bilgi çağından bilgi ötesi çağa girdiğimiz yeni bin yılda artık kurumların ayakta kalabilmeleri yurttaş ya da müşteri odaklı bir yönetim anlayışına sahip olmaları ve bu anlayışı hayata geçirebilmekle mümkün olacaktır. Küreselleşme kavramı özel sektör açısından beraberinde ezici bir rekabeti, kamu kesimi açısından da yurttaş odaklı bir yönetim anlayışını gündeme getirmektedir.
 
Yönetimdeki bu yeni anlayış ya da bir başka ifadeyle bu yeni felsefe, öncelikle insana, ardında da teknolojiye yapılacak yatırımlarla yaşama geçirilme imkanına sahip olabilecektir: Dolayısıyla yeni bin yılda ancak yönetim ve teknoloji alanında yatırım yapan kurumlar değişimin baş döndürücü hızına uyum sağlayabileceklerdir.
 
Yurttaş odaklı ya da özel sektör kavramıyla müşteri odaklı yönetim anlayışı ise 1930'larda fikren ortaya çıkan toplam kalite yönetimini gündeme getirmektedir.
 
Toplam kalite yönetimini (TKYJ kısaca, kurumdaki tüm faaliyetlerin sürekli iyileştirilmesine yönelik, çalışanların katılımını içeren, sonuçta kurumda karlılığı, verimliliği, çalışanlarda maddi ve manevi tatmini, müşteri de ise beklentilerden daha fazlasının karşılanmasını sağlayan bir yönetim anlayışı olarak tanımlamak mümkündür.
 
TKY'nin en temel ilkesi müşteri (kamu kesiminde ise yurttaş) odaklılıktır. Müşteri kavramı hem kurumdaki çalışanları (iç müşteri) hem de kurumun ürettiği mal ve hizmeti talep eden kişileri (dış müşteri) kapsamaktadır. Müşteri odaklılıktan anlaşılan;
 
- İç müşteri sıfatıyla çalışanların tam katılımını sağlamak, onların maddi ve
manevi beklentilerini karşılamak,
 
- Dış müşteri konumunda olanların, üretimi yapılan mal ve hizmetten beklediklerini karşılamak hatta beklediklerinin üzerinde tatmin sağlamaktır.
 
 Anavatanı olan ABD'nde geçmişte pek rağbet görmeyen toplam kalite yönetimi Japon mucizesine olan katkısından sonra,1980'lerde yani ortaya çıkışından yaklaşık 50 yıl sonra başta anavatanında olmak üzere diğer ülkelerde de önde gelen yönetim anlayışı haline gelmiştir.
 
Ülkemizde ise 1990'larla birlikte gündeme gelen kalite olgusu, toplam kalite yönetiminin yaygınlaşmasında temel faktör olmuştur. Özel sektör kuruluşlarındaki uygulamalar ve Avrupa'da Kalite Ödülü alan şirketler toplam kalite yönetiminin kamuda uygulanabilirliği sorusunu gündeme getirmiştir. Ancak batıda da kamu kesiminde toplam kalite yönetimi uygulamalarının oldukça yeni olduğu görülmektedir. Örneğin ABD'nde bile bu uygulamalar i980'lerin sonunda başlamıştır.
 
Özel sektör uygulamaları başarılı sonuçlar veren toplam kalite yönetiminin kamu kesimi uygulamasından da aynı sonuçlar alınabilir mi sorusu dün olduğu gibi bugün de herkesin yanıtını ilgiyle gözlemlediği bir konudur. Ancak toplam kalite yönetiminin fikir babalarından olan Dr. Juran'a göre her iki kesimde de toplam kalite yönetiminin başarı şansı eşittir. Bu nedenle de Dr. Juran, toplam kalite yönetiminde kamu-özel ayırımını doğru bulmamaktadır.
 
Günümüzde TKY'nin kamu kurumlarında uygulama alanı bulmasının nedenlerini şöyle sıralayabiliriz:
 
- Kalite olgusunun sadece özel sektörün ürettiği mal ve hizmetler için değil, Devlet'in ürettiği her türlü mal ve hizmet için de geçerli olması,
 
- 20. yüzyılın sonlarından başlayarak Devletin tanımının yeniden yapılması ve bu yeni tanımın daha liberal daha demokratik ve daha katılımcı ve en önemlisi daha fazla yurttaş odaklı yönetim anlayışını getirmesidir.
 
Neden “Toplam Kalite Yönetimi ve Türk Vergi İdaresi"? sorusu akla geldiğinde öncelikle Hesap Uzmanları Kurulu'nun geleneğinde yer alan yenilikçilik ve sadece ülke çıkarları doğrultusunda hizmet üretme misyonu bizi böyle bir çalışma yapmaya yönlendirmiştir.
 
Türkiye Cumhuriyeti, kuruluşundan itibaren askeri ve siyasi zaferlerini ekonomik zaferlerle kalıcı hale getirmeyi kendisine şiar edinmiş ve ekonomik bağımsızlığın siyasi bağımsızlığın temel şartı olduğunu gözardı etmemiştir. Cumhuriyetin ilk yıllarında karma ekonomik model çerçevesinde elde edilen başarılar, 1980'li yıllarda serbest piyasa ekonomisinin dinamizmi ile daha üst düzeylere çıkarılmaya çalışılmıştır.
 
1980'li yıllarla birlikte serbest piyasa ekonomisine geçişle değişim süreci başlamıştır. Ancak bu değişim sürecinin 2. aşamasını oluşturan kamu yönetiminin yeniden yapılanması gerçekleştirilememiştir. Hukuk sisteminden idari yapıya ve yönetim anlayışına dek yapılması gereken düzenlemeler yapılamamış bu nedenle de dünyanın hiçbir yerinde görülmeyen sınırsız özgürlükler ya da bir başa ifadeyle kuralsız ve yasal zemini olmayan bir serbest piyasa ekonomisi oluşmuştur. Devlet, bu yapı içinde düzenleyici ve denetleyici işlevini yerine getirmemiş, ancak kimi zaman girişimcilere, hantal yapısı ile ayak bağı olmuş, kimi zaman da eskimiş düzenlemeleri ve yetersiz ve rasyonel olmayan örgütlenme yapısı ile hem kamu kaynaklarının hem de özel kaynakların israf edilmesine neden olmuştur.
 
Uluslararası arenada 1980'li yıllarda başlayan değişim sürecine ilişkin olarak yakın tarih incelendiğinde piyasa ekonomisine geçişin akabinde kamu yönetimi reformunun yapıldığı görülecektir. Örneğin ülkemizle birlikte 1980'li yıllarda serbest piyasa ekonomisi kurallarını uygulamaya başlayan Yeni Zelanda, 1990'lı yıllarda kamu yönetiminde reform çalışmalarını başlatmıştır. Bugün her alanda yaşadığımız temel sorun, kamunun yeniden yapılanması sürecinin yapılamamış olması ve eskimiş yasal düzenlemeler ve idari yapı ile küreselleşen dünyaya entegre olunamamasından kaynaklanmaktadır.
 
Kamu yönetiminde yaygın örgütlenme biçimi olan bürokratik yapılanma, halkın hizmetinde..." olmak şeklinde çağdaş anlamda tanımını bulan "Devlet anlayışı" karşısında tıkanıklıklar meydana getirmekte ve tıkanıklıklar neticesinde de pek çok sorun yaşanmaktadır. çağdaş bir yaşamın temini ve devamı ortamında, Devletin servis vermesi bir takım köklü düzenlemelerle birlikte sürekli iyileştirme çalışmalarıyla mümkün olacaktır. Zira makina bürokrasisi olarak adlandırılan bürokratik yapılanma artık ihtiyaca yanıt veremeyecek duruma gelmiş ve ihtiyaçlar bilgi toplumunun etkin gruplarını oluşturan uzmanlardan yararlanmayı sağlayacak ve adem-i merkeziyetçi profesyonel bürokrasiye geçişi dayatmaktadır.
 
Çözüm bellidir: “Kamunun yeniden yapılanması." Diğer ülkelerin kamu yönetimlerindeki yeniden yapılanma çalışmaları incelendiğinde, pek çoğunun başlangıç noktasının Maliye Bakanlığı olduğunu görmek mümkündür. Ülke kaynaklarının büyük bir çoğunluğunun kamu kesimi tarafından yönlendirildiği (bütçe uygulaması ile Maliye Bakanlığı tarafından), üretilen katma değerin yarıya yakınının vergi ve benzeri mali yükümlülükler aracılığıyla kamu kesimine aktarıldığı dikkate alındığında aslında bu sonucun çok olağan olduğu ortaya çıkmaktadır.
 
Diğer taraftan ülkemiz açısından vergi gelirlerinin kamu maliyesindeki öneminin artması bir başka ifadeyle kamu harcamalarının borçlanma veya kamu kaynaklı enflasyonla finanse edilmesi uygulamasının zararlarının katlanılamayacak boyutlara ulaşması, kamu kesimindeki yeniden yapılanma uygulamalarının başlangıç noktasına Maliye Bakanlığı'nı ve Bakanlığın gelir idaresini getirmektedir.
 
Günümüzde ülkemizin vergisel durumuna baktığımızda;
 
- Devletin yeterince vergi toplayamadığını, kayıt dışı ekonominin büyüdüğünü ve idarenin bu konuda etkisiz kaldığını,
 
- Memurların uygun koşullarda etkin ve verimli hizmet sunamadıklarını,
 
- Vergisini ödemek isteyen dürüst mükellefin ise ödediği verginin karşılığını vergi dairesinde sunulan kamu hizmeti dahil yeterince ve kaliteli olarak alamadığını,
 
görmekteyiz.
 
Bugün yapılması gereken, bu gerçeği el birliği ile değiştirmeye çaba göstermek olmalıdır.
 
Kısacası herkesin mutsuz olduğu bir ortamda problemi iyi tanımlayıp acil çözümler uygulamaya konulması gerekmektedir.
 
Neticede ne Devletimiz, ne mükelleflerimiz ne de çalışanlarımız daha az iyi şeylere layıktırlar. Sunulan hizmetin kalitesini arttırmamız öncelikle mükelleflerimizde, ardında çalışanlarımızda en nihayetinde de Devletimizde kalitenin artması sonucunu doğuracaktır.
 
Şimdi gözümüzde bir vergi dairesi canlandıralım. Bu vergi dairesinin başkent Ankara'da, İstanbul'da ya da Van'da olmasının herhangi bir önemi yok. çünkü tüm vergi dairelerinin ortalama standardı birbiriyle aynı. Tabi oldukları mevzuat, yönetim tarzı, personel politikası... Sonuç itibariyle de hizmetin kalitesi aynı. Yani hizmette, kalite ve dolayısıyla da verimlilik kavramının yer almadığı organizasyonlar.
 
"Çoğunlukla konuttan bozma bir bina, boya, badana temizlik ve benzeri unsurların olmadığı, evraklar, dosyalar ve insanların karmaşa içinde olduğu, insanların ellerinde evraklarla bir aşağı bir yukarı koşuşturduğu, yaptığı işten bıkmış, hiç bir heyecanı kalmamış memurlar, vergi ödemenin yarattığı mali sıkıntının yanısıra, psikolojik ve fiziksel sıkıntıya maruz kalan mükellefler, yazın sıcakla kışın soğukla mücadele eden memurlar, vs. vs. "
 
Bir de şunu hayal edelim: "Mükelleflerin vergi dairesine mümkün olduğu kadar gitmek zorunda kalmadan vergi ödeme yükümlülüğünü yerine getirdiği, vergi dairesine gitmesinin gerekmesi halinde personelin güler yüzle "size nasıl yardımcı olabilirim" cümleleriyle karşıladığı, en kısa sürede en doğru hizmetin kendisine sunulduğu, ferah, aydınlık ve modern bir ortamda işlerinin görüldüğü, kuyrukların, sigara dumanının olmadığı, yurttaşlık borcunu ödemenin kolaylaştırıldığı, "bugün git yarın gel" cümlesinin yerini "vergi dairesine gelmeksizin istediğiniz bilgiyi telefonla, internetle isterseniz faksla alabilirsiniz, beyannamelerinizi posta veya internet aracılığıyla ya da telefon aracılığıyla gönderip ödemelerinizi yine bu araçlarla yapabilirsiniz. " cümlesinin aldığı, çalışan personelinin yaşantısından mutlu olduğu, toplum yararına yapılacak hizmetlerin kaynağını, toplum adına yine toplumdan adil bir şekilde toplamanın huzurunu yaşadığı, yaptığı işin önemine binaen insanca bir yaşam sürdüğü bir vergi dairesi. "
 
Elbette ki yukarıda anlatılanlar hayal olmayacak kadar gerçek bir durumdur. çünkü ister mükellef ister personel olsun, insan olarak kaliteli bir yaşam sürmenin herkesin hakkı olduğu kanısındayız.
 
Bir vergi dairesine kayıtlı mükellef sayısının fazlalığı, müdür ve müdür yardımcılarının evrak havalesinden, imzasından ve dertli mükellefleri dinleyip, dosyalarına bakmaktan öte bir çalışma yapmalarını engellemektedir. Keza, memurlarda sadece gelen evrakı dosyalamak ve yazışmaları yapmakla uğraşmakta, ciddi anlamda daha verimli alana zaman ayıracak fırsatı bulamamaktadırlar.
 
Durum böyle olunca, mevzuata, eğitime, iş değerlendirmesine, iş planlamasına normal mesai saatleri içerisinde fırsat ve zaman çoğu defa ayrılamamaktadır. Bu sebeple de memurda mevzuatı tam olarak bilememekten doğan endişe, teftiş sonucunda kusurlu bulunma ve kendisine zimmet çıkarılma korkusu ile birleşince, mükellefin sorunlarına vergi dairesi yerine, yargı yolunda çözüm aranır hale gelmektedir.
 
Tahsil edilen vergilerin dağılımı incelendiğinde; harcama vergileri olarak adlandırılan vergilere doğru bir kayma olduğu görülse de ülkemiz açısından harcama vergilerinin tercih edilmesinin uygun olmadığı kanısındayız. Gelir dağılımında çok belirgin adaletsizlik bulunan ülkelerde harcama vergileri bu adaletsizliğin düşük gelirliler aleyhine daha da artmasına neden olmaktadır. Esas itibariyle kişi ve kurumların gerçek gelirlerinin vergilendirilmesinin hedef olarak alınmasının ülkemizin sosyo-ekonomik yapısına uygun olacağı kanısındayız. Ancak bu hedefin güçlü bir vergi idaresi ve sağlam bir vergi mevzuatına dayandığı hususunu da gözardı etmemek gerekir.
 
Çağdaş vergicilikte mükellef beyanına dayanan vergileme geniş kabul görmektedir. Ancak son yıllarda beyan üzerinden alınan vergilerin toplam vergi gelirleri içindeki payı azalmaktadır.
 
Gerek mali mevzuat ve gerekse idari yapılanma, gayri safi milli hasıla içindeki payı %50'lere ulaştığı ifade edilen kayıtdışı ekonominin kayıt altına alınmasına dolayısıyla da vergilendirilmesine olanak tanımamaktadır. Dolayısıyla da yapılan her vergisel düzenleme kayıtlı mükellef kitlesinin vergi yükünün artması anlamına gelmektedir.
 
OECD ülkeleri arasında kişi başına vergi yükü açısından ülkemizin son sıralarda geldiği hususunu da dikkate aldığımızda vergisel yapımızın içinde bulunduğu durum daha net ortaya çıkmaktadır.
 
Niteliğin yanı sıra nicelik olarak da vergi sistemimizin ve bu çerçevede vergi idaresinin yeniden yapılanmasının aciliyeti ve de zorunluluğu, bir kez daha ortaya çıkmaktadır.
 
Bilindiği üzere, ne kadar mükemmel vergi kanunları yapılırsa yapılsın, bunu uygulayacak insanlara aynı derecede önem verilmezse, kanunların uygulanmasından beklenen sonuçların alınması mümkün değildir. Vergi kanunlarının hazırlanışında mükellef psikolojisi, vergileme ilkeleri, kanun sistematiğine uyum vb. gibi unsurlar dikkate alınmış ancak bu yasayı uygulayacak insan unsuru dikkate alınmamışsa bu yasadan istenen verimi almak mümkün değildir.
 
Ne yazık ki, bugüne kadar yapılan çalışmaların büyük bir çoğunluğu vergi yasalarının değiştirilmesi şeklinde gerçekleştirilmiş ve vergi idaresi ihmal edilmiştir. Diğer taraftan vergi idaresinin daha etkin bir şekilde çalışabilmesi için yapılan az sayıdaki araştırma da tozlu raflarda yerini almaktan öteye gidememiştir. Vergi idaresinde çalışan en tabandaki memurun dahi bildiği ve çalışmamız esnasında bize sıklıkla iletilen bu gerçek, yapılacak çalışmalar konusunda bir dezavantaj olarak karşımıza çıkmaktadır.
 
Elbette ki vergi idaresinin etkinsizliğinin genel idare yapısındaki etkinsizlikle doğrudan ilişkisi vardır. Ancak kamu yönetiminde genel bir yapılanmayı beklemek kaybedilen zamanın daha da artmasından başka bir sonuç doğurmayacaktır.
 
Kısacası Türk Vergi İdaresi'nde yeniden yapılanma her açıdan bir zorunluluk halini almıştır. Yeniden yapılanma uygulamalarının sağlıklı, gerçekçi ve Türkiye'nin sosyo-ekonomik yapısına uygun olması gerekir. Bu bağlamda günümüzün modern yönetim tekniklerinden olan müşteri odaklı toplam kalite yönetiminin Türk Vergi İdaresine uygulanabilirliği büyük önem taşımaktadır.
 
"Toplam Kalite Yönetimi ve Türk Vergi İdaresi" isimli çalışmamızda, Türk Vergi İdaresinin bugünkü yapısı ve bu yapının değişim konusundaki gereksinimi ortaya konmaya çalışılmış, bu gereksinimin karşılanmasında modern çağın yönetim anlayışlarından Toplam Kalite Yönetiminin (TKY uygulanabilirliği test edilmiş olup suçlama ya da sorumluluğu üzerinden atma ve başka sorumlu arama anlayışından uzak, bilimsel akıl ve pozitif yaklaşım, bu çalışmanın temel hareket noktaları olmuştur.
 
Tarafsız bir gözle yapılan bu çalışmada, bir anlamda gelir idaresinin performans değerlendirmesi yapılarak, sorunlar ve bunların çözüm önerileri vatandaş odaklı ve tam katılımı esas alan bir yaklaşımla ortaya konulmaya çalışılmıştır.
 
Bu çerçevede;
 
- Türkiye'nin farklı bölgelerinde yer alan 132 bağımsız vergi dairesinden sorunların tespitine ve çözüm önerilerine ilişkin olarak görüş alınmıştır.
 
- Vergi konusunun diğer tarafını temsil eden mükellef kitlesinin Türk Vergi  İdaresi ve Türk Vergi Sistemi hakkındaki görüş ve önerilerini tespit etmek amacıyla Ankara ve İstanbul Ticaret ve Sanayi Odaları başkanlıklarına, TOBB'a, TÜSİAD'a yazı gönderilmiştir.
 
- İstanbul YMM Odası Başkanlığı, İçel SMMM Odası Başkanlığı ve Bursa SMMM Odası Başkanlığı ve TÜRMOB'dan bilgi alınmıştır.
 
- Mükelleflerin vergi idaresi hakkındaki görüşlerini tespit etmek amacıyla mükellef bazında anket yapılmıştır.
 
- Ankara Defterdarlığı'na bağlı 31 bağımsız vergi dairesindeki 702 personele anket uygulaması yapılmıştır.
 
- Kalite Derneği (KALDER) yöneticileri ile görüş alışverişinde bulunulmuştur.
 
- Danıştay 4. Dairesi nezdinde 1999 yılında karara bağlanan Ankara iline ait bütün vergi uyuşmazlıkları araştırmış, yapılan tarhiyatların içeriği vergi dairelerinde konu bazında analize tabi tutulmuştur.
 
- Ankara Defterdarlığı'na bağlı 6 vergi dairesi müdürü ile "vergi dairesi sorunları kalite çemberi" oluşturulmuş ve çalışmalar yapılmıştır.
 
- TKY uygulamasının yapılabilmesi için iş akışlarının tespiti, iş tamamlanma sürelerinin tespiti, görev tanımlamalarının yapılması, iş standartlarının tespiti amacıyla Maltepe Vergi Dairesi pilot uygulama vergi dairesi olarak tespit edilmiş ve adı geçen konularda yaklaşık 3 ay süre ile çalışmalar yapılmıştır. Daire personelinin katılımını sağlamak üzere servis bazında veya masa bazında kalite çemberleri oluşturulmuş ve verilere ilk elden ulaşılmaya çalışılmıştır.
 
- Yabancı ülkelerdeki kamu yönetimi TKY uygulamalarının tespiti amacıyla ABD, İngiltere, Avustralya, Yeni Zelanda, Fransa ve Portekiz gibi ülkelerin gelir idarelerine ilişkin araştırmalar yapılmış ve bu konudaki metinler Türkçe'ye çevrilmiştir.
 
- "TKY ve Türk Vergi İdaresi" konusunda Hesap Uzmanları Kurulu Ankara, İstanbul ve İzmir Grup Başkanlıklarında Hesap Uzmanları ve diğer katılımcılara, Ankara Defterdarlığı'nda Defterdar, Defterdar Yardımcıları, Vergi Dairesi Müdürleri, Gelir Müdürleri ve Takdir Komisyonu Başkanlarına katılımlı- tartışmalı konferanslar verilmiştir.
 
Vergi dairesi çalışanlarına uygulanan anket, vergi dairesi müdürlüklerinin yaşanan sorunlara ilişkin görüşleri ile vergi dairelerinde yapılan saha çalışmaları sonucunda vergi dairelerine ilişkin olarak aşağıdaki hususlar tespit edilmiştir.
 
Günümüzde vergi dairelerinin en temel sorunu, personelin mesleki açıdan yeterli eğitim düzeyine sahip olmamasıdır. Vergi dairesi personeline uyguladığımız ankette personelin %71'inin meslek öncesi eğitim almadan işe başladığını tespit edilmiştir. Bir başka ifadeyle bir gün önce bankonun karşı tarafında bulunan kişi ertesi gün sınavı kazandığı için bankonun diğer tarafına geçerek bir kamusal görev üstlenmektedir.
 
Meslek içi eğitim alan personelin ortalama eğitim süresi 3,4 ay olarak tespit edilmiştir. Elbette ki bu kadar kısa sürede vergi gibi karmaşık bir konunun eğitimin alarak mükellefe yeterince etkin ve kaliteli hizmet sunmak mümkün değildir. Öte yandan meslek içi eğitime katılan personelin yarısı da aldığı eğitim yeterli ve yararlı olduğuna inanmamaktadır.
 
Toplam kalite yönetiminde bir ilke vardır: "Mal ve hizmet üretiminde üretimin kalitesini o işyerinde en düşük tutarda ücret alan personel belirler." Örneğin televizyon üreten bir fabrikada montaj bandındaki işçiler, bir banka şubesinde bankoda görevli personel, vergi dairesine ise bankoda vatandaşa hizmet sunan personel o birimdeki kaliteyi belirlemektedir. Bir başka ifadeyle o birimin başında en yüksek ücreti alan genel müdür pozisyonundaki kişi mal ve hizmet üretiminde kaliteyi hedef olarak koyabilir ve bunu planlayabilir. Ancak nihai aşamada, üretilen mal ve hizmetin kalitesini bilfiil çalışanlar, bir başka ifadeyle de o birimde en düşük tutarda ücret alan kişiler belirler.
 
Günümüzde vergi dairesinde çalışan bir personelin ortalama ücretinin 130-180 milyon TL olduğu, TÜBİTAK'ın yaptığı araştırmaya göre 4 kişilik bir ailenin mutfak masrafının 170 milyon TL civarında olduğu gözönüne alınırsa, üretilen hizmetin kalitesini belirleyen personelin ekonomik durumu açıkça ortaya çıkmaktadır. Bir başka ifadeyle personelin aldığı ücretin yoksulluk sınırının altında olduğu gibi, açlık sınırının da altında oluğu görülmektedir.
 
Personele uygulanan ankette, “mükellefle personel arasında meydana gelebilen menfaat ilişkisinin neden kaynaklanmaktadır?" şeklindeki soruya verilen cevapların oransal dağılımı şöyledir:
 
- Aşırı geçim sıkıntısı % 16
 
- Karakter bozukluğu %25
 
- Beklentilerin gerçekleşmeyişi %3
 
- Hepsi %55
 
- Yanıt yok %1
 
Anketin bu sorusunda personelin kendiliğinden yazdığı bir kaç çarpıcı cümle ise oldukça dikkat çekicidir:
 
 
- Direnme noktasının son bulduğu anda,
 
- Adaletsiz maaş sistemi,
 
- Ücretlerin yetersiz olması,
 
- Menfaatin karşılıklı olması,
 
-Mükellefin ödevlerini yerine getirmemesi ve her şeyi parayla yaptıracağını düşünmesi.
 
Yaşana gerçekler vergi idaresi çalışanlarının ekonomik durumlarının mutlaka iyileştirilmesini gerektirmektedir. Mükelleflere yi ve kaliteli hizmet sunarak mükellefin mutlu olmasını temin edecek kişiler mutlu edilmeden kısa vadede sonuç alınamayacağı gözardı edilmemelidir. Ücretin belirlenmesinde geçim sınırının dikkate alınması ve dört kişilik bir ailenin aylık geçimini karşılayacak rakamın taban ücret olarak belirlenmesi gerektiği kanısındayız.
 
Vergi dairelerinde iş tanımlarının, görev tanımlarının ve iş standartlarının oluşturulmamış olması vergi dairesinde verimliliği etkileyen en önemli faktörler arasında yer almaktadır. Mükelleflere uyguladığımız ankette, vergi dairelerinde mükellefleri sinirlendiren en önemli durumun servis içindeki masaların bir kısmının boş olması, bir kısmında personelin kendi arasında sohbet ediyor görünümünde olması ya da mükellefe karşı ilgisiz bir tutum içinde olmasıdır.
 
Vergi dairelerinde yapmış olduğumuz saha çalışmalarında mükelleflerin bu gözlemlerinin doğru olduğu tespit edilmiştir. Bu bağlamda A.B.D.'nde uygulanan genel amaçlı iş örneklemesi çalışması yapılarak vergi dairesi personelinin çalışan-çalışmayan analizi yapılmıştır. çalışma sonucunda gün boyunca %33 oranında personelin yerinde olmadığı, %21 oranında personelin yerinde ancak çalışmadığı, %46 oranındaki personelin ise çalışmakta olduğu tespit edilmiştir. Yapılan ölçümleme sonucunda personelin %54'nün çalışmadığı bir anlamda gizli işsiz durumunda olduğu ortaya çıkmıştır.
 
Uygulamasını önerdiğimiz toplam kalite yönetimi suçlayıcı veya sorumluluğu başkalarında arayıcı bir yönetim anlayışı değildir. Diğer taraftan bu yönetim anlayışına göre "sonuçları değiştirmek için başlangıçları değiştirmek” gerekmektedir.
 
Yukarıdaki ölçümleme bir sonuçtur. Dolayısıyla değiştirilmesi gereken bu sonuca neden olan başlangıçlardır. Yapılan araştırma soncunda bu durumun nedenleri;
 
- Bilgisayar sayısının yetersiz olması nedeniyle personelin sıra ile bilgisayarlarda çalışmak durumunda olması (30 kişilik bir serviste 5 adet bilgisayar bulunmaktadır.),
 
- Görev tanımlaması, iş tanımlaması ve iş standartlarının olmaması nedeniyle işleri kimin, nasıl ve ne kadar sürede yapacağının belli olmaması
                               
- Bu tanımlar ve standartlar olmadığı için performans değerlemesinin yapılamaması ve az çalışanın da çok çalışanın da aynı ücret düzeyinden ve aynı sosyal haklardan yararlanması,
 
- Servis içinde sigara içme yasağının olması ancak vergi dairelerinde sigara içme salonlarının olmaması ve bu konuda bir süre standardının olmaması vb.
 
şeklinde tespit edilmiştir.
 
Personelin yaptığı çalışmalar yükseltilmelerine esas olmak üzere belli zamanlarda değerlendirilmemektedir. Bu konuda yaptığımız ankette personelin %61'i performansa göre değerlendirme yapılmadığı görüşündedir. Bu bağlamda yapılması gereken sicil ve yükselme koşullarının objektif ve gerçekçi olarak belirlenmesi ve performans değerlendirmelerinin uygulanmasıdır.
 
Vergi dairelerinin diğer sorunları irdelendiğinde sırasıyla elektronik donanımın yetersiz ve fonksiyonel olmaması, örgütlenmedeki eksiklikler, vergi mevzuatından kaynaklanan sorunlar, usul hükümlerinden kaynaklanan sorunlar, bütçe imkanlarının yetersizliği, fiziksel ortamın koşullarının yetersizliği ve denetimden kaynaklanan sorunlar olduğu tespit edilmektedir.
 
ABD'nde yapılan bir araştırmada işlemlerde ortaya çıkan hataların nedenleri araştırıldığında %85'inin sistemden %i5'inin de çalışanlardan kaynaklandığı tespit edilmiştir. Yapmış olduğumuz çalışmalarda ulaştığımız sonuç ABD'ndeki sonuçla uyuşmaktadır. Dolayısıyla da vergi dairelerinde yaşanan kaosun temel nedeni personel değil sistemdir.
 
Dünyadaki gelişim izlendiğinde günümüzde sosyal devlet, hukuk devleti gibi kavramların yanısıra "Dijital Devlet" kavramının da gündeme geldiğini görmekteyiz. Ülkemizin uluslararası arenada ortaya çıkan bu değişimin dışında kalması düşünülemez. Bu bağlamda yapılması gereken vergi dairesindeki tüm işlemlerin dijital ortama kaydırılması ve mükelleflerin bilgisayarları aracılığıyla beyannamelerini verip vergilerini ödemeleri, her türlü vergisel sorunlarını bilgisayar aracılığıyla çözmelerine olanak sağlayacak yazılımların gerçekleştirilmesidir.
 
Bilgisayarın yaygınlaşması ve etkin olarak kullanılması mükelleflerin olduğu kadar vergi dairelerinin de iş yükünü hafifletecektir. Örneğin günümüzde gelir idaresinde kullanılmakta olan belge, cetvel ve defter adedi 325’tir. Bilgisayara geçiş hem bu belgeleri ortadan kaldıracak hem de her bir vergi dairesinin altında tonlarca kağıttan meydana gelen arşiv dağlarının oluşumunu önleyecektir.
 
Mesleki eğitim gibi bilgisayar eğitimi konusunda da vergi dairesi personelinin eğitim düzeyinin yetersiz olduğu tespit edilmiştir. Bu kapsamda başkent Ankara’daki vergi dairesi personelinin %51’nin bilgisayar konusunda hiçbir eğitim almadığı, eğitim alan personelin %52’sinin ise sadece 15 günlük bir eğitim aldığı tespit edilmiştir.
 
İşlemlerin dijital ortama aktarılması konusunda örneğin düzenlenen tutanakların, kesilen cezaların (özel usulsüzlük cezaları, trafik cezaları) küçük el cihazlarıyla kesilmesi ve bu sayede kesilen cezaların ek kısa sürede vergi dairesi kayıtlarına aktarılması sağlanmış olacaktır.
 
Günümüzde bilgi işlem sistemlerinden yeterince ve etkin olarak yararlanılamadığı için Devlet kayıt dışı kazanç elde eden mükellefleri takip edememekte ve sonuçta mal ve para hareketlerini kontrol altına alamadığı için gibi mükellefin kendisinin beyan ettiği vergiyi dahi tahsil edememektedir. Uygulamada posta yolu ile ilgili kuruluşlardan yapılan mal varlığı araştırması elbette ki etkin bir sonuç vermemektedir. Bu bağlamda örneğin Ankara’daki bir vergi dairesi mükellefin 5.000.000,-TL’lık bir borcu için mal varlığı araştırması yapması durumunda, sadece posta ücreti olarak 790.000.000,-TL ödeyebilmektedir. Keza Nüfus Müdürlüklerince kesilen ancak mevzuat gereğince vergi dairelerince tahsil edilen 650.000,-TL’lık (2000 yılı için) nüfus para cezasının tebliği için vergi dairesi 1.250.000,-TL’lık posta masrafı yapabilmektedir.
 
Bu kapsamda yapılması gereken vergi dairelerinin (elbette diğer kamu kurumlarının da) özel sektör işletmeleri gibi verimliliği ön plana alan bir anlayışla yönetilmeleridir. Kamu kurumlarının özel sektör işletmeleri gibi yönetilmeleri bunların gerçek kamusal amaçlarından uzaklaşması anlamına gelmeyecektir. Çünkü halktan, halkın hizmetinde kullanılmak üzere alınan değerlerin yine halk için etkinlik ve verimlilik ilkeleri çerçevesinde kullanılması da bir kamusal hizmettir. Esas itibariyle yurttaş odaklı toplam kalite yönetimi de verimliliğin artmasının yanısıra yurttaşların beklediği nitelikte hizmet sunulmasını da sağlamaktadır. Kaldı ki, tüm kamu kurumlarının varoluş amaçlarının da bu düşünce olduğunu kanısındayız.
 
Mükelleflerin veya muhasebecilerinin ya da uygulamada olduğu gibi muhasebeci çıraklarının günlerinin büyük bir çoğunluğu vergi dairesinde geçmektedir. Örneğin 4000 gelir ve kurumlar vergisi mükellefi, 7000 basit usulde mükellefi ve 35000 motorlu taşıtlar vergisi mükellefi olan bir vergi dairesine günde ortalama 800 mükellef sadece beyanname vermek için gelmektedir. Mükelleflerin beyanname dışında vergi levhası tasdik ettirmek, bilanço onaylatmak, vergi borcu yoktur yazısı almak, mükellef olduğuna dair belge almak vb. gibi nedenlerle vergi dairesine gitmek zorunda oldukları dikkate alındığında bu sayının çok daha fazla artacağı ortadadır. Öte yandan beyannamelerin son gün vergi dairelerine elden verildiği dikkate alındığında toplam mükellef sayının tamamına yakının her ayın 20’sinde 25’inde 30’unda ve diğer sürelerde vergi dairesine gitmek zorunda olduğu ortaya çıkmaktadır.
 
Mükellefin çok fazla sayıda vergi dairesine gitmek zorunda olması mükellef açısından olduğu gibi vergi dairesi personeli açısında da sorunlara yol açmaktadır. Bu bağlamda vergisel sorumluluklarını eksiksiz yerine getiren mükellefin vergi dairesine daha az gitmesini hatta gitmemesini sağlayıcı önlemler alınmalıdır. Bu önlemlerden bazılarını şöyle sıralamak mümkündür:
 
· Beyannamelerin posta yoluyla ve internet yoluyla gönderilmesini sağlamak (Yapılan çalışmada mükelleflerin yaklaşık %10’luk bir kısmının posta yolu ile beyannamelerini gönderdiği tespit edilmiştir. Aynı araştırmada beyannamesini posta yolu ile gönderdiği halde vergi dairesine ulaşmadığı yolunda mükelleflerce herhangi bir şikayetin yapılmadığı ortaya çıkmıştır. Bu kapsamda Gelirler Genel Müdürlüğü ile PTT Genel Müdürlüğü’nün ortak çalışması ile bu konun çözülmesi mümkündür.),
 
· Vergi ödemelerinde vergi dairesi veznelerinin kaldırılması, bankaların ve özel finans kurumlarının vergi tahsilinde yetkili kılınması (Mükelleflerin %60’a yakını vergi dairesi veznesinden ödeme yaparken burada ödenen tutar toplanan verginin %6’na tekabül etmektedir),
 
· Vergi tahsilatına yetkili kuruluşların doğrudan vergi dairesi kütüklerine bağlanmasının temin edilmesi ve böylelikle tahsilatı yapan kurum ile vergi dairesi arasındaki koordinasyonsuzluğunun giderilmesi, mükelleflerin ödedikleri vergiler için ödememiş duruma düşmelerinin ortadan kaldırılması ve ek külfetlere katlanmalarının önlenmesi,
 
*Büyük şehirlerde kent merkezlerine danışma vergi daireleri kurarak mükelleflerin sorunlarının buralarda çözülmesinin sağlanması,
 
Vergi mevzuatında çok sık yapılan değişiklikler de hem mükelleflerin hem de vergi dairesi personelinin bu konudaki yükünü arttırmaktadır. Yapılan araştırmalarda 100 liralık vergi Devlete ortalama i,5 liraya mal olurken mükellefe maliyeti 8,5 lirayı bulmaktadır. Yapılan değişikliklerin işin daha kolay yapılmasına etkisi, vergi dairesi personeline göre %9 oranındadır. Bir başka ifadeyle yapılan değişiklikler personelin iş yükünü hafifletmemektedir.
 
Diğer taraftan yapılan değişikliklerin vergi dairesi personelinin %54’üne hiç ulaşmadığı tespit olunmuştur (Ankara’da görevli personelin!). Dolayısıyla da personel bu değişikliklerden habersiz olarak işlemleri yapmaktadır.
 
Vergi dairesi personelinin %94’ü vergi sistemimizin adil olmadığını düşünmektedir. Mükelleflerin %64’üne göre ise vergi mevzuatındaki değişiklikler verginin daha adil ve daha basit bir şekilde toplanmasını sağlamamaktadır.
 
Vergi sistemindeki değişikliklerin çok sık yapılmasının yanısıra sistemin tamamen kayıtlı mükellefler üzerine kurulu olması ve kayıtdışı faaliyet gösterenler konusunda etkin olamaması en önemli sorunların başında gelmektedir. Mükelleflerin %86’na göre vergi mevzuatında yapılan değişiklikler ekonomik planları etkilemektedir. Bu durum ise gelişen ve kalkınan Türkiye açısından kamu yönetiminde reform gereksinimini açıkça ortaya koymaktadır.
 
Günümüzde vergi daireleri evrak yığınları arasında boğulmuş bir görünüm arz etmektedir. Daha önce de belirtildiği üzere uygulamada kullanılan 325 adet defter, belge ve cetvel bu görünümün doğmasına yol açmaktadır. Diğer taraftan her türlü işlem için belge istenmesi, birden fazla onay gerektiren bürokratik yapı da aşılması gereken bir soru olarak karşımıza çıkmaktadır. Mükelleflerin %73’üne göre diğer kamu kurumlarında olduğu gibi vergi dairesinde de kırtasiyecilik ön plandadır. Yaşanan kırtasiyeciliğe bir örnek vermek gerekirse; her ay sonunda aynı cins 8 belge vergi dairelerince düzenlenerek Muhasebat Genel Müdürlüğü’ne, Gelirler Genel Müdürlüğü’ne, Bütçe Dairesi Başkanlığı’na ve Sayıştay Başkanlığına gönderilmektedir. Bu işlemler evrak sayısının fazlalığındaki çarpıklığın yanısıra denetimin çok başlı ve tamamen kağıt üzerinde kalan bir işlevi olduğunu ortaya koymaktadır.
 
Vergi dairelerinde yaşanan bir başka çarpık durum da tek aşamada tamamlanabilecek bir işlemin en az 7-8 aşamada tamamlanmasıdır. İşlemlerin birden fazla aşamada tamamlanması vergi dairesi için bir kattan diğer kata elinde belgelerle dolaşan mükellef görüntülerinin doğmasına yol açmaktadır. Örneğin en basitinden mükellef olduğunu belgelemek için başvuruda bulunan bir mükellefin işlemi 8 aşamada, yeni işe başlayan bir mükellefin işlemleri ise 16 aşamada tamamlanmaktadır. Bu bağlamda yapılması gereken iş süreçlerini analize tabi tutmak ve mükellefe en kısa sürede ve en doğru hizmeti vermek olmalıdır.
 
Diğer taraftan vergi idaresi ile mükellefler arasında ortaya çıkan uyuşmazlıkların da asgariye indirilmesi gerekmektedir. Danıştay 4. Dairesi’nde 1999 yılında karar bağlanan Ankara iline ilişkin uyuşmazlıkları irdelediğimizde hiç de rasyonel olmayan, tamamen bürokratik yapının ürünü olan bir durum karşımıza çıkmaktadır: “Mükellefi ile uyuşmazlık içinde olan, hukuka uygun olmasa da yaptığı işlemde ısrar eden, bu nedenle hem kendi iş yükünü hem de yargının iş yükünü lüzumsuz yere arttıran bir vergi dairesi.” Bu araştırma sonucunda ulaştığımız bazı çarpıcı sonuçlar şunlardır :
 
· Kamuoyunda, mükelleflerin büyük bir çoğunluğunun İdare ile uyuşmazlık içinde olduğu şeklindeki yaygın kanaatin gerçek durumu yansıtmadığı ortaya çıkmıştır. Örneğin Ankara Defterdarlığı’na bağlı 13 vergi dairesinde 1 yıllık sürede toplam tarhiyatın binde 6’sı oranında ilave tarhiyat yapılmakta (yapılan tarama, denetim, inceleme vb. sonrası ortaya çıkan farklardan) ancak, ilave tarhiyatların %58,9’unun mükelleflerce uyuşmazlık konusu yapılarak yargıya götürüldüğü tespit edilmiştir.
 
· Ortaya çıkan uyuşmazlıkların nedenleri irdelendiğinde (dosya adedi itibariyle) %32,3’nün takdir komisyonu kararlarından, %17,1’nin vergi denetmeni raporlarından, %8,9’unun yaygın yoğun vergi denetimi ile ilgili tutanaklardan, %7’sinin Maliye Bakanlığı’nca yayımlanan genel tebliğlerden kaynaklandığı tespit edilmiştir. Vergi tutarı itibariyle baktığımızda ise birinci sırada vergi denetmeni inceleme raporlarının, ikinci sırada Bakanlık’ça yayımlanan genel tebliğlerin, üçüncü sırada gelirler kontrolörü inceleme raporlarının yer aldığı tespit edilmiştir. Diğer taraftan sayıca fazla olan takdir komisyonu kararlarının vergi tutarları itibariyle sekizinci sırada geldiği tespit edilmiştir.
 
· Yargıya intikal eden uyuşmazlıkların sonuçları aşağıdaki gibi tespit edilmiştir:

 

Uyuşmazlığın Nedeni

Dosya Adedi İtibariyle

İdare Aleyhine

Gerçekleşme Oranı

Vergi Tutarı İtibariyle

İdare Aleyhine

Gerçekleşme Oranı

Takdir komisyonu kararları

%98,2

%88,7

Yaygın yoğun vergi

denetimi tutanakları

%98,6

%91

İş yeri kapama cezaları

%97,8

-

Bakanlıkça yayımlanan

genel tebliğ

%86,4

%91

Hesap Uzmanı vergi inceleme raporları

%80,6

%76,3

Maliye Müfettişi vergi inceleme raporları

%94,7

%99,8

Gelirler Kontrolörü vergi inceleme raporları

%91,7

%94,7

Vergi Denetmeni vergi inceleme raporlarının

 

% 87

%99,9

Yargıya intikal eden uyuşmazlıkların vergi idaresi aleyhine sonuçlanmasının nedenlerini “vergi idaresinin hukuku hiçe saydığı” ya da ş”yargı organlarının vergi konusunda çok fazla bilgi sahibi olmadığı” gibi toptancı yaklaşımlarla ortaya koymanın mümkün olmadığı kanısındayız. Ortaya çıkan kararların isabetli ya da isabetsiz olmasında her iki kesimin de farklı bakış açısının payı olduğu muhakkaktır. Aksi bir düşünce tarzının özeleştiri içermeyeceği, netice itibariyle de yapıcı olmayacağı açıktır. Ancak sorunun çözüm yollarının ortaya konulmasında idareye düşen boyutu bu çalışmada irdelenmiş olup yargıya düşen kısmı ise başlı başına bir çalışma konusu olabilecek büyüklüktedir.
 
Günümüzde verginin toplanmasının yanısıra verginin harcanması daha önemli hale gelmiştir. Bu çerçevede vergi dairesi personelinin %97’si toplanan vergilerin etkin olarak kullanılmadığı inancındadır.
 
Harcamacı kuruluşların yapmış oldukları harcamaların sosyal faydaya hizmet ettiğini göstermeleri ve bunun için de son derece şeffaf olmaları gerekmektedir. Yolsuzlukların yaygınlaştığı veya en azından yolsuzluk söylentilerinin çoğaldığı bir ortamda kişilerin devlete olan güvenleri sarsılmakta ve verginin sosyal yönünü halka anlatabilmek için harcanan çabaların büyük bir kısmı boşa çıkmaktadır. Nitekim mükelleflere uygulamış olduğumuz anketlerde, vergisini eksik beyan etme vb. durumların temelinde yatan düşüncenin, “ödediği verginin yolsuzluklarla çarçur edildiği ve kendisine hizmet olarak dönmediği” şeklindeki inanış olduğu tespit edilmiştir.
 
Bu bağlamda önermiş olduğumuz yurttaş odaklı vergi idaresi modelinin oluşturulmasında öncelikle verginin tanımının yeniden yapılmalıdır.
 
Bilindiği üzere verginin klasik tanımı; “Devletin egemenlik gücüne dayanarak, kamu giderlerini karşılamak amacıyla yaptığı zor alımdır.” Feodal devlet düzeninden kalma bu tanım, klasik devlet anlayışının vatandaşa bakış açısının en somut örneğidir. Modern devletle birlikte bu tanımın şu şekilde değişmesi gerektiği düşüncesindeyiz: “Vergi, Devletin etkinliği sağlanmış ve şeffaf kamu giderlerini karşılamada -ki bunlar eğitim, sağlık, adalet, iç ve dış güvenlik ve alt yapı harcamalarıdır- ekonomik faaliyetleri en az etkileyerek adalet, eşitlik ve yasallık ilkeleri çerçevesinde, toplumsal uzlaşmayı sağlamak koşuluyla almış olduğu parasal değerlerdir.”
 
Modelimize göre Türk Vergi İdaresi’nin misyonu “Yeterli verginin en az masrafla toplanması artan bir kalite ile halka hizmet sunulması Vergi İdaresinin adalet, etkinlik ve doğruluk ilkeleri ile halkın güvenini kazanarak görevini ifa etmesidir.”
 
Türk vergi idaresinin vizyonu ise aşağıdaki gibi olmalıdır:
 
o Mükellefleri hedef alan kalite ilkelerinin belirlenmesi,
 
o Vergi idaresinin etkinliği için problemlerin teşhisi,
 
o Çalışanların daha fazla yetkilendirilmesi,
 
o Çağın araç ve gereçlerinin vergi konusunda hem idarenin hem de mükellefin kullanımına sunulması,
 
o En etkin ve en yüksek düzeyde vergi toplanması,
 
o İnsana önem veren, ancak idari işlemlerde insani zaafları ortadan kaldıran düzenlemeler yapılması,
 
o Vergi hukukunun temel vergileme ilkelerinin İdarenin temel ilkeleri
haline dönüştürülmesi,
 
o Vergi yasalarının ve buna bağlı olarak İdarenin uygulamalarının “vergi vermek istemediği için kasten yanlış veya eksik beyanname verenler ya da hiç bildirimde bulunmayanlar”a göre değil “vergilerini doğru olarak ödemek isteyen ve bu yönde hareket eden mükellefler”e göre düzenlenmesi, buna rağmen yasalara riayet etmeyenlerin ise ağır bir şekilde cezalandırılması,
 
o Çalışanların yaptıkları işten övünç duymaları ve işi sahiplenmeleri için gerekli maddi ve manevi motivatörlerin uygulanması.
 
Bu vizyonun TKY ile gerçekleştirilmesinde 5 yıllık bir süre öngörmekteyiz. TKY uygulamalarının devam etmesi ve kalite olgusunun yerleşmesi durumunda azami 10 yıl içinde gelişmiş ülkelerin standartlarına ulaşmamızın mümkün olduğu kanısındayız.
 
TKY’nin temel felsefesi olan vatandaş odaklılığı vergi idaresine uyguladığımızda mükellef odaklılık haline gelmektedir. Mükellefin vergisini en kısa sürede ve en modern şekilde alması gereken memurun gözünde “vatandaş, maaşını ödeyen kişi” olarak algılanmak durumundadır. Vergi dairesi ise vatandaşın devletten beklediği hizmetlerin sağlanmasında gerekli kaynak olan vergiyi toplayan bir birim olacaktır. Yapılması gereken vatandaş ile devleti kaynaştıracak sevgi, saygı ve hukuka dayalı uygulamalara ağırlık verilmesidir.
 
Halkın vergi idaresinin daima iyiye gittiğine inanması, onların vergi konularına ve vergi idaresine olan güvenini arttıracaktır.
 
Mükelleflerin vergi idaresi hakkındaki görüşlerini ve vergi idaresinden beklentilerini tespit etmek amacıyla mükelleflere uygulanan ankette ortaya çıkan bazı sonuçlar şunlardır:
 
Mükelleflerden vergi dairelerinin olumsuz 5 özelliğini belirtmeleri istenmiş, esas itibariyle bu maddede mükellefler tarafından yazılan ifadeler, vergi dairesinin günümüzde ne şekilde algılandığını ortaya koymuştur. Mükellef gözünde sigara içilmesinden, asansör yokluğuna ve personelin ilgisizliğine kadar pek çok olumsuzluğun olduğu görülmüştür.
 
Vergi dairelerinde işlemlere yanıt verme süresinin oldukça uzun olduğu ortaya çıkmış ve vergi dairesinde doğru bilgiye ulaşmak için görüşülen kişi sayısının ise ortalama 2-3 kişi olduğu tespit edilmiştir.
 
Ankete katılanların tepkisellik ölçütüne ilişkin algılamalarına yönelik sorulara verdikleri yanıtlar incelendiğinde; vergi dairesi personelinin mükellefin vergisel sorunlarının çözümünde istekli olduğunu ve mükellefe karşı ilgisiz olmadığını tespit etmekteyiz. Ancak evrakın imza takibini mükellefin bizzat yapması, işi olmayan personelin diğer personele yardım etmemesi, mükellefler sırada beklerken memurların kendi aralarında uzun süre konuşmaları ve bu nedenle mükelleflerle ilgilenmemeleri, hataları kısa zamanda düzeltememeleri mükelleflerin olumsuz olarak etkilendikleri hususlar olarak ortaya çıkmaktadır.
 
Vergi dairesini güvenilirlik ölçütüne göre değerlendirdiğinde mükelleflerin yarıdan fazlası personeli inandırıcı bulmakta ve işlerini doğru yaptığına inanmaktadır. Vergi dairesi personelinin eğitimi ve iş tanımlarının yapılması durumunda vergi dairelerine olan güvenin istenen düzeye ulaşması sağlanabilir.
 
Vergi dairesi personelinin performansının mükelleflerce nasıl algılandığının tespitine ilişkin sorulara verilen yanıtların olumlu olduğunu söylemek mümkün değildir. Mükellefler, vergi dairesi personelinin yeterli mesleki bilgiye ve iş becerisine sahip olmadığını, vergi mevzuatında yapılan değişiklikleri yeterince takip etmediğini düşünmektedirler.
 
Mükelleflerin vergi dairesine ulaşılabilirlik ölçütü açısından verdikleri yanıtları değerlendirdiğimizde, vergi dairelerinin bulundukları yer itibariyle uygun olduğu sonucu çıkmaktadır. Ancak vergi dairelerinde şikayet ve istek kutularının olmaması, personelin yaka kartı takmaması ve personele telefonla ulaşmadaki zorluklar vergi dairesinde yaşanan olumsuzluklar arasında yer almaktadır. Esas itibariyle bu olumsuz unsurlar Toplam Kalite Yönetimi uygulamalarında da dikkate alınması gereken hususlardır.
 
“Toplam Kalite Yönetimi ve Türk Vergi İdaresi” konulu çalışmamızda doğrudan görüşlerini bize bildiren sivil toplum örgütlerinin ve meslek örgütlerinin beklentileri incelendiğinde, vergi dairesinden aldığımız görüşler ile aşağı yukarı birbirine paralellik arzettiği görülmektedir. Bir başka ifadeyle vergi dairesi çalışanları ile vatandaşların vergi idaresine ilişkin beklentileri pek çok noktada birbiriyle örtüşmektedir. Bu ise, vergi idaresinde yapılacak toplam kalite yönetimi uygulamalarının başarı şansını arttıracak bir unsurdur.
 
Sonuç olarak şunları söylemek mümkündür:
 
21. yüzyıl özel sektör açısından ezici bir rekabetin, Devlet açısından ise yurttaş taleplerini öne alan bir yönetim anlayışının yaşanacağı bir asır olacaktır. 20. Yüzyılda yoğun olarak tartışılan “devlet mi birey için, birey mi devlet için vardır?” sorusu artık günümüzde tartışmasız olarak “devlet birey için vardır” şeklinde anlaşılmak zorundadır. Aksi yönde bir düşünce tarzına sahip olan yönetimler ise yeni yüzyılın imkanlarından yararlanamadıkları gibi gelişmiş ülkeler kulübünün de dışında kalacaklardır.
 
Yurttaş odaklı yönetim anlayışına geçiş, demokrasinin ve bilimsel aklın rehber edinilmesini zorunlu kılmaktadır. Bu yönetim anlayışına geçişte kullanılacak araçlar (çağdaş yönetim modelleri) farklı olabilir. Ancak önemli olan, araçlardan ziyade amacın içtenlikli olarak benimsenmiş olmasıdır. İşte, Toplam Kalite Yönetimi de bu amacın sağlanmasında başvurulacak bir araç olarak karşımıza çıkmaktadır.
 
Maliye Bakanlığı içinde başlayacak olan Toplam Kalite Yönetimi çalışmalarının da öncelikle gelir idaresinde başlaması gerektiği kanısındayız. Bu çalışmaların başlangıcında verginin tanımının liberal bir bakışla yeniden yapılması ve toplanan vergilerin etkin bir şekilde kullanılması büyük önem arz etmektedir. Çünkü vergiler, gerek toplanılması sırasında gerekse harcanılması sırasında vatandaşı doğrudan etkilemektedirler. Dolayısıyla da her açıdan gelir idaresinde Toplam Kalite Yönetimi çalışmalarına başlamak gerekmektedir.
 
Toplam Kalite Yönetimi, müşteri memnuniyetini esas alan bir yönetim anlayışıdır. Müşteri memnuniyeti hem iç müşterileri hem de dış müşterileri kapsamaktadır. Vergi
idaresi açısından iç müşteri vergi idaresi çalışanları, dış müşteri ise mükellefler ve Devlet’tir. Dış müşteri konumunda olan mükelleflerin memnun edilmesi ve Devlet adına etkin vergi toplanabilmesi, ancak iç müşteri konumundaki çalışanların memnuniyeti ile sağlanabilir. Dolayısıyla da personelin maddi ve manevi motivatörlerle desteklenmesi gerektiği unutulmamalıdır.
 
Bu çalışmanın sonucunda ortaya çıkan manzara, vergi idaresinin etkin bir şekilde çalışmadığı şeklindedir. Dolayısıyla da tek başına Toplam Kalite Yönetimine geçmek, bu alanda pilot vergi daireleri tespit etmek ve bunlarda iyileştirme çalışmalarına başlamak herhangi bir sonuç doğurmayacaktır kanısındayız. Bu bağlamda yapılması gereken değişim projeleri ile Toplam Kalite Yönetiminin birlikte uygulanmasını sağlamaktır. Bu durumda değişim projeleri de müşteri odaklı bir anlayışı taşıyacağından Toplam Kalite Yönetiminin uzun zaman alan iyileştirme çabaları daha kısa sürede sonuç verecektir.
 
Vergi İdaresinin yenilenmesinde, çağdaş bir yapıya kavuşmasında Toplam Kalite Yönetimi bir araçtır. Hiç bir zaman bir amaç haline gelmemelidir. Toplam Kalite Yönetimi dışında başka araçlarla da değişim projeleri ortaya konulabilir. Ancak Toplam Kalite Yönetiminin insanı esas alan yapısı çağımızın düşünce yapısına daha uygun bir yaklaşımı içermektedir. Kısaca kalite insanda başlar ve insanda biter. İnsanı esas almayan hiç bir yaklaşımın başarılı olması mümkün değildir.
 
Kalite ve vergi konusunda 55 yıl gibi örgütler açısından çok kısa sayılabilecek bir sürede büyük başarılar elde eden Hesap Uzmanları Kurulu’nun bu çalışmasının Türk Vergi İdaresinde kaliteye yolculuk adına yapılacak çalışmaları ateşleyecek bir unsur olmasını diliyoruz. Türk Vergi Sisteminin gerçek reformlarını 1950’lerde Gelir Vergisi, Kurumlar Vergisi ve Vergi Usul Kanunları ile,1985’te Katma Değer Vergisi Kanunu ile yapan Hesap Uzmanları Kurulu bu çalışma ile, yurttaş odaklı vergi idaresinin oluşumunu çalışanların ve mükelleflerin katılımı ile temin edecek Toplam Kalite Yönetimi uygulamasını kamuoyunun bilgisine ve ilgisine sunmaktadır. Kurul, bu uygulamanın gerçekleştirilmesinde gerek vergi idaresi çalışanlarının gerekse mükelleflerin katılımını sağlayarak “müşteri memnuniyetini” kamusal ifade ile “yurttaş memnuniyetini” temel hedef olarak benimsemektedir. Elde edilecek sonuç sadece Vergi idaresine değil tüm yurttaşlara yansıyacak ve Türkiye Cumhuriyeti’nin hakettiği çağdaş medeniyet seviyesine ulaşmasına katkıda bulunacaktır.
 
Ulu önder Atatürk’ün 1936 yılında ifade ettiği ve günümüzde vergi idaresinin misyonu olabilecek bir sözü ile, sayfalarca süren araştırmamızı kısaca özetlemek gerekirse;
 
“İyi usul ve tatbikin memnun edici neticelerini vatandaş, hiç bir işte vergi mevzuu kadar hassasiyette takdir etmez”

 
 
 

 
 
The Board of Tax Inspectors Are Developing the Tax Office Model of the 2000s:
 
“TOTAL QUALITY MANAGEMENT AND TURKISH TAX ADMINISTRATION”
 
Nazmi KARYAĞDI
Ministry of Finance
Tax Inspectors Board
Tax Inspector
 
 
In the new millennium, in which the information age evolves to a post-information age, the only for the organizations to survive is to adapt a customer or citizen focused management philosophy. Globalization does not only lead to a fierce competition in the private sector, but it also forces the public sector to adapt a citizen focused management philosophy.[1]
 
We need to invest first on human beings and then on technology to adapt this new philosophy. Therefore, only the organizations that invest in management and technology will be able to catch up with the rapid change in the environment.
 
The idea of citizen focused management –or customer focused management as it is called in the private sector- makes us to think about Total Quality Management (TQM) which was first introduced in 1930s.
 
To define it briefly, TQM is a management philosophy which consists of continuous improvement and employee participation aims to increase the profitability and the productivity of the organization, the satisfaction of the employees and to exceed the expectations of the customers.
 
The basic principle of TQM is being customer focused –or being citizen focused in the public sector- In this context “customers” consist of both internal and external customers. Being customer focused means:
 
- To have the internal customer participation and meeting their expectations
 
- To exceed the expectations of external customers.
 
TQM was not favored in the U.S. when it was first introduced in 1930s. However, after its contribution in the Japanese miracle in 1980s, TQM became one of the most favored management philosophies in lots of countries including the U.S.
 
The “quality concept” that was put in the agenda in our country in 1990s is the main factor of the widespread of TQM practices in Turkey. The success of TQM practices in the private sector, especially in the companies which were given the European Quality Award, made us to ask if TQM could be applied to the public sector. However, even in the western countries TQM practices in the public sector are pretty new. For example, in the U.S. such practices were put into action in the late 1980s.
 
Everyone wonders the answer of the question “Can TQM, which is proven to be successful in the private sector, be successful in the public sector as well?” According to Dr. Juran, the famous quality guru, the chances of success are equal in both sectors. That is why he does not support the public-private sector division in TQM.
 
We can summarize the reasons for why TQM can be implemented in the public sector as follows:
 
- The quality concept is valid not only for the goods and services produced by the private sector but also for those produced by the public sector.
 
- The redefinition of the “state” in the late 20th century brings a management philosophy which is more liberal, more democratic, and more participatory; and perhaps as the most important feature, more citizen focused.
 
The reason why we are motivated to study “TQM and Turkish Tax Administration” is our board’s culture of innovation and our mission of producing high quality service for our country.
 
Starting form its establishment, the Republic of Turkey aims to unite the political and military victories with the economic victories and is aware of the fact that economical freedom is the basis of political freedom. Based on these principles, the efforts made according to the 1930 mixed economy model resulted in great success. After 1980s, with the dynamism of the free market economy, further developments were made.
 
After the establishment of the free market economy in 1980s, a change process has started. Unfortunately, the second stage of this processed which is the reengineering of the public was not realized. Since the necessary adjustments in the law, administration system and management philosophy were not made, a free market economy with no rules and legal basis was formed. Not only became the state unable of behaving as a regulatory body but also sometimes it obstructed the entrepreneurs with its inflexible structure and with its old regulations and irrational organizational designs it caused the public and private resources to be wasted.
 
When we examine similar efforts in the international arena, we see that any transformation to the free market economy is followed by a reformation in the public sector. For instance, New Zealand, which adopted the free market economy approximately the same time as our country, started reengineering the public in 1990s. Today, the basis of most of the problems that we have is the lack of these reengineering efforts and as a result of this, the inability to integrate to the global world.
 
The bureaucratic structure which is very common in the public sector causes lots of problems in a modern state which is defined as “……. being in the service of the public.” To produce the necessary services in order to maintain the modern life of its citizens, the state now needs continuous improvement. Actually, the machine bureaucracy is unable to meet the expectations and we need a decentralized bureaucracy which will allow us to benefit from the analysts who are the effective members of the information society.
 
The solution is obvious: “Reengineering the public sector.” When we examine other countries’ efforts in this field, we see that restructuring the Ministry of Finance is their starting point. When we take into account that most of the resources of the country is allocated by the public sector (by the budgeting decisions of the Ministry of Finance) and nearly half of the added value produced in the country flow to the public sector by taxes, such a decision is no surprise.
 
Moreover, the increasing importance of tax revenues in public finance, in other words the increasing harm of financing public expenditures with debt or public inflation makes the “reengineering of the Ministry of Finance” inevitable.
 
When we look at the tax situation of our country, we see that:
 
- The state is ineffective in collecting taxes and there is a big unrecorded economy.
 
- The officers cannot provide efficient and effective service in appropriate conditions.
 
- The needs of the tax payers in terms of service quality and quantity are not met.
 
What we must do today is to work together to change this situation. In other words, it is required to well define the problem and develop solutions immediately to the problem which makes everyone unhappy.
 
In fact neither the state nor the tax payers or the employees deserves less. Increasing the quality of the service will in turn increase the quality of the tax payers, quality of the employees and quality of the state.
 
Now, let us think about a tax office. It does not matter whether it is located in Ankara, Istanbul or Van because each and every office has approximately the same standards, i.e. the same procedures, the same management style, the same personnel policy, etc. As a result they have the same service quality. Unfortunately, they are ineffective organizations where the service quality is low:
 
“Usually a place which was previously used as a house, where there are no physical improvements, people and documents together create a chaos, people wander around, employees are frustrated of their work, tax payers experience psychological and physical difficulties as well as financial difficulties because of paying tax, employees have to deal with the hot weather in summer and cold weather in winter, etc.”
 
Now, let us think about this scenario: “The tax payers can fulfill their tax obligations without coming to the tax office, whenever they have to go to the tax office they are greeted with smiling faces, they receive the service effectively and efficiently, the environment they are served is a modern one, there are neither queues nor cigarette smoke, it is easy to do your duty as a citizen, the sentence “Go today and come back tomorrow.” is replaced with the sentence “You can receive all the necessary service via phone, internet, mail or fax without coming to the tax office.”, the employees are satisfied with their jobs and they have a high standard of living.”
 
Obviously, the second scenario is not only a dream. Because we think that both the tax payers and the employees have the right to live a modern life.
 
The huge number of tax payers recorded in a tax office prevents the managers to deal with managerial issues since they have to deal with a great deal of paper work, listen to the customer complaints, etc. Similarly, the officers cannot find enough time to devote to more effective fields.
 
In such a situation, you cannot devote enough time to training, job evaluations, work plans, etc. As a result the employees are anxious about not knowing the procedures clearly and they are afraid of to be found guilty in an audit. In turn, the problems of the tax payers are not chosen to be solved in the tax office but in court.
 
When we examine the types of the collected taxes we see that there is a trend for the expense taxes. However, we think that such a practice is not suitable for our country. In countries where there is income inequity, expense taxes lead to greater inequities which is unfavorable for the poor. We think that it is better for the socioeconomic structure of our country to collect taxes based on the real incomes of the people and organizations. However, we must take into account that such a practice should be supported with a strong tax administration and better procedures.
 
In modern tax systems, the practice of tax collection according to declaration of the tax payer is widely accepted. However, in recent years the proportion of the taxes collected based on this principle has decreased.
 
Both the financial procedures and the administrative structure make it impossible to collect taxes on the unrecorded economy, which is approximately 50% of the GNP. Therefore, any regulation in the tax system means the burden of the recorded tax payer is increased.
 
The fact that Turkey’s position in the category of burden of tax per person is very poor among the OECD countries is also an indicator of the effectiveness of our tax system.
 
Therefore, it is obvious that our tax system is not efficient not only from a qualitative point of view but also from a quantitative point of view.
 
We know that a perfect tax system is still not enough unless the people that will implement the system are well trained. In other words, it is impossible to work effectively in a system that takes into account the tax payer psychology, taxing principles, fit with law systematic, but not the people that will implement the code.
 
Unfortunately, up to now, the majority of the regulations are in the form of modified or changed laws and the tax administration is ignored. On the other hand, the researches related to the effectiveness of tax administration –actually such studies are very few in number- are not given enough importance. Even the bottom line employee in a tax office is aware of this fact and we are informed of the situation during our interviews with various tax office personnel. The fact that we talked about at the beginning of the paragraph is one of the disadvantages that we face in our study.
 
It is true that the ineffectiveness in tax administration is directly linked with the ineffectiveness in the general administration. However, waiting for a restructuring in public before reengineering the tax administration will only result in loss of time
 
In short, reengineering the Turkish Tax Administration is a necessity. These reengineering practices should be realistic and in conformance with the socioeconomic structure of Turkey. In this context, it is of great importance to adapt customer focused total quality management, which is today’s one of the modern management techniques, to Turkish Tax System.
 
In our study “Total Quality Management and Turkish Tax Administration”, we defined the current structure of Turkish Tax Administration and talked about the necessity of a change in the current structure. Also, the capacity of TQM to satisfy the needs in tax administration is tested. Throughout the study, a scientific approach which is far away from blaming people and avoiding responsibility is followed.
 
In this objective study, a performance evaluation of income administration is conducted and problems and solution alternatives are discussed in a citizen focused and fully participative perspective.
 
In this context,
 
- We asked 132 independent tax offices throughout the country to provide their opinions related to the problems and solution alternatives.
 
- We communicated with Chamber of Commerce and Chamber of Industry in Ankara and Istanbul, TOBB (The Union of Chambers of Commerce, Industry, Maritime Trade and Commodity Exchanges of Turkey), and TUSIAD (Turkish Industrialists’and Businessman’s Association) in order to collect the ideas of the tax payers as the other party of the issue.
 
- We gathered information from Istanbul YMM, Içel SMMM, Bursa SMMM, and TURMOB (Union of Chambers of Certified Public Accountants of Turkey).
 
- We collected information from individual tax payers via questionnaires.
 
- We collected information from 702 employees in 31 independent tax offices in Ankara via questionnaires.
 
- We got KALDER’s (Turkish Quality Society) opinions related to the issue.
 
- All the tax conflicts that were solved in State Council in 1999 in Ankara were examined.
 
- We formed a “tax office problem quality circle” together with 6 tax office managers in Ankara.
 
- In order to define work flows and job standards, conduct time studies, and make job definitions, we chose Maltepe tax office as the sample tax office and studied there for 3 months. To motivate the employees to participate the studies, we formed quality circles either on the basis of service or on the basis of location.
 
- We made research related to the income administration of other countries such as U.S.A., England, Australia, New Zealand, France, and Portugal to see the effects of TQM in public sectors of these countries. We also translated some articles related to the issue into Turkish.
 
- We conducted conferences related to “TQM and Turkish Tax Administration.” The participants were tax inspectors, head of Finance Department, vice executives of the Finance Department, managers of tax offices, income managers, and heads of Appreciation Commission.
 
After necessary data were collected via questionnaires, interviews in the tax offices, and field studies, the following points were identified:
 
The basic problem of the tax offices is that the employees do not have the necessary training. The analysis of the questionnaire revealed that 7% of the employees started to work without any training. In other words, a person who was a customer yesterday can be an employee today just because he passes an examination.
 
The employees who are trained spent only 3 to 4 months in training. Such a short time cannot be enough to provide efficient and effective service to the customer in a very complex field like tax. Besides half of these employees do not believe that their training was beneficial at work.
 
Another principle in TQM is that “The quality of the goods or services produced in an organization is determined by the lowest level employees.” For example, the employees on the assembly line of a factory producing televisions, the employees on the front line of a bank, or the tax office are the determinants of quality. In other words, the general manager in an organization may identify quality as an objective and make the necessary plans, but at the end the person who determines the quality of the good or service being produced is the employee who is directly linked with the good or the service.
 
We can understand the economic situation of the bottom line employees who are the determinants of quality in a tax office when we take into account that their average salary is TL 130 million to 180 million whereas according to TUBITAK (The Scientific and Technical Research Council of Turkey) a family consisting of 4 people needs TL 170 million for kitchen expenses. In other words, the salary of employees is not only below poverty level but also below the starving level.
 
In the questionnaire, when the employees were asked to answer the question “What is the reason of the illegal cooperation between the tax officer and the tax payer?” the following answers with the following proportions were obtained.
 
- Not being able to meet high cost of living % 16
 
- Weak personality %25
 
- Unmet expectations %3
 
- All of them %55
 
- No answer %1
 
Some of the employees answered the question with their own words, and these answers worth taking into account:
 
- When you cannot resist anymore.
 
- Unequal pay system,
 
- Insufficient salary,
 
- Both parties are better off after this cooperation,
 
-The fact that the tax payer does not fulfill its obligations and s/he thinks everything can be dealt by using money.
 
It is obvious that the standard of living for the tax office employees must be improved. It is impossible to provide a service that will satisfy the tax payer without satisfying the needs of the employees. We believe that while determining the pay levels the limit of poverty must be taken into account and the amount that will satisfy the monthly needs of a family consisting of 4 people must be taken as the minimum pay.
 
The lack of job definitions and job standards is another important reason that leads to ineffectiveness in tax offices. When we analyze the questionnaires distributed to the tax payers, we see that the most irritating thing for the tax payer is that they cannot find the employee in the location where they are supposed to find. Another irritating thing is that employees treat the tax payers in an unconcerned manner.
 
The field studies that we conducted reveal that the observations of the tax payers are true. To analyze the situation a work sample was taken. It was found that in working hours, 33% of the employees were not on their desks, 21% of the employees were on their desks but they were not working, and 46% of the employees were working. This means that the 54% of the personnel do not work and can be classified as unrecorded unemployed.
 
TQM that we offer is not a management philosophy that blames the management On the other hand, according to TQM “results can be changed by changing the reasons.”
 
The things that we tell so far are the results. So we must change the reasons that lead to these results. The reasons behind this situation were found out as follows:
 
- The number of computers is not enough so the employees work with the computers one by one (In a branch containing 30 employees there are only 5 computers).
 
- Because of the lack of job descriptions and standards, it is not clear who is responsible of which job, how the job will be performed and in what time frame the job must be completed.

- Because of the lack these definitions and standards it is impossible to conduct performance appraisals and to distinguish high performers and low performers. Therefore the compensation packages are same for all of the employees at the same level.
 
- Smoking is prohibited in the office but there are no special places for smoking in the buildings. Besides, there are no time standards for such tolerances.
 
Sometimes the outputs of the employees are evaluated for the purpose of promotion. However, 61% of the employees do not think there is adequate performance evaluation. Therefore, the register and promotion conditions must be clearly defined and systematic performance appraisals must be conducted.
 
Other problems in the tax offices include insufficient and dysfunctional electronic devices, deficiencies in organizational structure, problems in tax procedures, budget problems, problems in the physical working environment, and lack of audit.
 
In a study conducted in the U.S., it is found that 85% of the mistakes result from the system and 15% of the mistakes result from people. Our findings conform to the findings in the U.S. Therefore, we can say that the basis of the chaos in tax administration is the system not the people.
 
When we examine the current trends in the world we see a new concept called the “digital state”. It is inevitable for us to be out of this new trend. In this context, what we must do is that to transform all the processes in the tax offices to the digital environment and develop the necessary software to let the tax payers make their declarations, pay their taxes, and solve their problems in this new environment.
 
The widespread and effective usage of computers will be beneficial for both the tax payers and the tax offices. For example, today the total number of documents, schedules, and notebooks used in the income administration is 325. Transforming to a digital environment will both reduce the paper work and the need for huge archives.
 
Just like in the job related training, the personnel in the tax offices do not have the necessary training related to computers. 51% of the personnel in Ankara, the capital of Turkey, have not received any computer related training and 51% of the remaining employees received only a 15-day training program.
 
For example, the documents or fines (such as special irregularity fines or traffic fines) can be prepared by little hand-held scanners and van be transmitted to the tax office records immediately.
 
Currently the state is unable to efficiently use information systems and therefore it becomes very difficult to control the tax payers who earn unrecorded revenues. Moreover most of the times the state has lots of problems in collecting the taxes that are declared by the tax payers. In practice, the search of property by mail is very ineffective. For example, the mail cost of a search of property of a tax payer who has a debt of TL 5 million may be as much as TL 790 million. Similarly, the mail cost of a population fine of TL 650.000 is TL 1.250.000.
 
What we must do related to this issue is to manage the tax offices as well as all the public offices like the private sector organizations which give great importance to efficiency. To manage the public sector organizations like the private sector organizations does not mean that these public sector organizations will loose their purpose of operating. Because using the values which are gathered from the public effectively and efficiently is itself a public service. In fact, besides increasing the efficiency of the service, citizen focused TQM also provides a service that meets the expectations of the citizens. Moreover, we think that the reason of existence for public organizations is meeting the expectations of the citizens.
 
The tax payers and the accountants, or the assistant accountants as in the practice, spend most of their working time in the tax offices. For example, a tax office which has 4000 income and corporate tax payers, 7000 simple tax payers, and 35000 motorized vehicle tax payers receive on the average 800 people a day for only tax declaration purposes. It is obvious that this number increases significantly when we take into account the visits for the purposes of the approval of tax plate or the balance sheet, getting “no tax debt” paper, getting a tax payer paper, etc. Moreover, when we consider the fact that the declarations must be submitted on the latest date to the tax office by hand, we see that nearly all of the tax payers have to go to the tax office on the 20th, 25th, 30th, or some other specific day of each month.
 
The huge number of visits a tax payer must make to the tax office is problematic for both the tax payer and the tax office. Therefore, some modifications must be made to reduce the number of these visits. Some alternatives include:
 
· To let the tax payers submit their declarations by mail or the internet (In a research, it is found out that 10% of the tax payers submit their declarations by mail. In the same study, it is revealed that there were no complaints by these tax payers regarding the receipt of the declarations by the tax office. Further contacts can be made between the General Directorate of Income and General Directorate of PTT (Post Telegraph Telefax ) to improve the situation).
 
· To abandon the system of tax collection at the tax office and to give the banks and private financial institutions the authority to collect the taxes (The 60% of the tax payers pay their taxes at the tax office. However, the amount collected at the tax offices account for only 6% of the total amount of taxes collected).
 
· To increase the coordination between the organizations collecting the taxes and the tax offices by including these organizations in the registries of the tax offices. This will also help to eliminate wrongful double taxation.
 
*To establish advisory tax offices in big cities to solve the problems of the tax payers.
 
The changes in tax procedures have adverse effects on both the tax payers and the tax office personnel. In a study, it is found that a tax of TL 100 costs the state TL 1.5 and the tax payer TL 8.5. According to the tax office personnel, the changes in the tax procedures reduce the complexity of the job by only 9%. In other words, such modifications do not reduce the workload of the personnel.
Moreover, it is found out that 54% of the tax office personnel (the personnel in Ankara!) are not aware of the changes in the tax procedures. Therefore, the jobs are still carried out without the effects of the changes.
 
The 94% of the tax office personnel think that the tax system is not fair. According to the 64% of the tax payers, the changes in the tax procedures do not serve a more fair and simple collection of the taxes.
 
Another important problem is that the tax system depends wholly on the recorded tax payers and is not effective to control the unrecorded economy. According to the 86% of the tax payers the changes in the tax procedures affect the economic plans. This point shows that in a developing country like Turkey the reformation of the public administration is a necessity.
 
Today, the tax offices are full of document piles. As it was mentioned before 325 notebooks, schedules, and documents are in use to handle the jobs. Moreover, a new document is needed for each new step of a process, and there is an inflexible bureaucratic structure which requires more than approval for each job. According to the 73% of the tax payers, the paperwork in the tax offices is much more than it has to be, like in other public organizations. Let us explain the situation with an example: At the end of each month, 8 exactly same documents are prepared by the tax office and sent to the General Directorate of Accounting, the General Directorate of Income, the Budget Office and, the Audit Court. The example shows not only the unnecessary paperwork but also the fact that it is not clear which party has the responsibility of auditing tax processes. Besides, as it is understood from the example, the auditing is done only on paper.
 
Still another problem in the tax offices is that each job is completed at least in 7 or 8 steps. This causes the tax payers to go from one room to another in the office to receive her/his service. For example, you must go through an 8 step process to document that you are a tax payer. If you have just started to work and will have to pay tax, it takes a 16 step process to document your situation. Therefore, it is very important to conduct job analyses and redefine the job steps to provide an efficient and effective service.
 
Moreover, it is required the conflicts between the tax offices and the tax payers must be eliminated as much as possible. When we examine the State Council’s decisions related to the tax conflicts occurred in Ankara in 1999, we see that there is an irrational situation which is a product of an inflexible bureaucratic structure: “A tax office which is in conflict with its tax payers, which insists on the activities it implements even when they are in conflict with the law, and which unnecessarily increases the workload of both itself and the courts.” Some striking points related to the situation are as follows:
 
· The widespread thought that the most of the tax payers are in conflict with the tax offices does not reflect the truth. For example, in 13 tax offices in Ankara the proportion of the yearly extra tax calculations is 0.6% (the extra calculations result from the audits and examinations). However, 58.9% of these tax calculations create a conflict between the tax payer and the office and these calculations are now subject to the court decision.
 
· When we examine the reasons of the conflicts according to the number of files, we see that 32.3% of the conflicts are because of the decisions of the appreciation commission, 17.1% are because of the tax auditors’ reports, 8.9% are because of the widespread intense tax audits, and 7% are because of the general notifications of the Ministry of Finance. When we examine the same situation according to the amount of taxes, first come the tax auditors’ reports, then the general notifications of the Ministry of Finance, and then income controllers’ examination reports. The decisions of the appreciation commission is in the eighth place.
 
· The court decisions related to these conflicts can be classified as follows:

The Reason of the Conflict

The ratio of the decisions against the administration (according to the number of files)

The ratio of the decisions against the administration (according to the amount of taxes)

The decisions of the appreciation commission

98.2%

88.7%

The documents that come widespread and intense tax audits

98.6%

91%

Closing of the work place fines

97.8%

-

General notifications of the ministry

86.4%

91%

Tax Inspectors’ tax audit reports

80.6%

76.3%

Finance Inspectors’ tax audit reports

94.7%

99.8%

Income Controllers’ tax audit reports

91.7%

94.7%

Tax Auditors’ tax audit reports

 87%

99.9%


 
It is irrational to explain the fact that most of the decisions given by the court are against the administration by simple generalizations such as “The tax offices continue to act in the same way even they know these actions are against the law” or “the courts do not have enough knowledge about the tax issues.” Of course different points of view of both parties affect the accuracy of the decisions. Counterarguments do not include self-criticism and therefore do not help us to improve the situation. In this study, the corrective actions that the tax administration should take to solve the problem are evaluated. What the court must do is the topic of an entirely different study.
 
In today’s world, the allocation of the collected taxes is at least as important as the collection of these taxes. Currently, 97% of the tax office personnel do not think that the collected amount is spent effectively.
 
The organization which spent the collected taxes should clearly show that their expenses serve the social benefits and must behave very sensitively in this issue. In an environment where the number of malpractices, or at least the number of claim of malpractices, is increasing, the trust of the citizens to the state is harmed. Moreover, it becomes more difficult to explain the social role of the taxes to the public. Our study with the tax payers show that the main reason behind the intentional wrongful declaration is that “The tax that is paid is spent with malpractices and does not return to the tax payer by better social services.”
 
In this context, to develop the new citizen focused tax administration model that we suggest, we must first redefine tax.
 
As it is known, the classical definition of tax is “The collection based on the sovereignty of the state in order to meet public expenses.” This feudal definition is a concrete example of the view of the citizen by the classical state. In a modern state the definition of tax should be “The collection of monetary values by the state by minimally affecting the economic plans and within the principles of justice, equity, legality, and social agreement, in order to meet the public expenses which are education, health, justice, internal and external security and infrastructure expenses.”
 
According to our model the mission of the Turkish Tax Administration System is “To collect the sufficient amount of taxes by minimal cost, to provide service to public by a continuously improving quality system, and to carry out all of its duties within the principles of justice, equity, and honesty, and by gaining the trust of the public.”
 
The vision of the Turkish Tax Administration should be as follows:
 
o To define the quality principles which focus on the customers,
 
o To define the problems that have detrimental effects on the effectiveness of the tax system,
 
o To empower the employees,
 
o To let both the tax payers and the personnel to use the latest technology while dealing with tax issues,
 
o To collect the taxes at the maximum level, with maximum effectiveness,
 
o To make regulations that give importance to the human beings and at the same time that removes the problems occurring because of the bounded rationality of human beings,
 
o To accept the general principles of the tax law as the general principles of the tax administration,
 
o To modify the law and the administration system not according to people who do not want to pay their taxes and therefore make intentional wrongful declarations or no declarations but according to people who want to pay their taxes and behave accordingly, to give the heaviest fines to people who do not obey the law.
 
o To put all necessary internal and external motivators into action in order to make the employees to love their jobs and own them.
 
We think that implementing this vision within the perspective of TQM is possible within 5 years. We also believe that we can catch up with the standards of the developed countries within 10 years provided that we accept the quality concepts with all of its aspects and give enough importance to continuous improvement.
 
Being customer focused, which is known as the basic principle of TQM, becomes being tax payer focused when we implement the system to the tax administration. The employee must see the tax payer as her/his employer while providing her/him an efficient and an effective service. The tax office will serve as a unit to collect the tax which is will then be spent to provide the services that the citizens need. What must be done is to unite the citizens and the state within the perspective of love, respect, and law.
 
The widespread belief of the public that the tax system is continuously improving will increase the level of trust they have for the tax administration.
 
The results of the questionnaire which is designed to gather the ideas of tax payers related to the tax administration and their expectations reveals the following conclusions:
 
· The respondents were required to tell 5 things which they do not like related to the tax offices. In fact, their explanations showed their interpretations of the tax offices. The respondents told lots of problems ranging from smoking in the offices to inexistence of elevators and inappropriate behaviors of the employees.
 
· It is found that it takes a very long time to respond the needs of the tax payers. The number of people to communicate in order to reach the true information is found out to be 2 or 3 people.
 
· When we examine the tax payers’ interpretations regarding to the reactivity measures, we see that the tax personnel are willing to solve the problems of the tax payers and they are interested in the tax payers’ tax related needs. However, the requirement to trace her/his own document, the lack of solidarity between the employees, the long chats that take place among employees when the tax payers are in the queue, the passage of a long time before any corrective action, etc. have adverse effects on the tax payers.
 
· When we want the respondents to evaluate the tax offices according to trustworthiness, more than half of them told that the employees are trustworthy and they know what to do. The level of trust for the tax offices can be increased provided that the employees are better trained and job definitions are made.
 
· It is impossible to say that the tax payers interpret the performance of the employees favorably. The tax payers think that the employees do not have a sufficient level of job related knowledge and skills, and they are not aware of the changes made in the tax procedures.
 
· When we evaluate the tax payers’ opinions related to the accessibility of the tax offices, we see that the locations of the tax offices are appropriate. However, there are problems such as the lack of feedback devices like complaint boxes, the nonuse of collar Ids, and difficulties in accessing the office by phone. In fact, these problems are ones that must be taken into account in TQM practices.
 
When we examine the expectations of the civil society organizations and profession organizations that participated in our study called “TQM and Turkish Tax Administration”, the results we obtain are similar to those of the data we collected in the tax offices. In other words, both the employees’ and the tax payers’ expectations have a lot in common. Fortunately, this is a factor that increases the chances of success of TQM practices in the tax administration.
 
To sum up:
 
21st century is the century of fierce competition in private sector whereas it is the century of a citizen focused management philosophy in the public sector. The answer of question “Does the state exist for the citizen or vice versa?” was argued intensively in the 20th century but the answer is not debatable today: “The state exists for the citizen.” The counter philosophies will not only be unable to use the developments of the new century but also will be out of the club of developed countries.
 
The transformation to a citizen focused management philosophy requires taking democracy and scientific thought as the guide. The means of transforming to this new style may be different. The important thing is that not the means but the purpose must be internalized by the implementers. TQM is in front of us as a means to reach our goal.
 
The TQM studies must first start in the income administration which is a subunit of the Ministry of Finance. In this context, it is important to redefine the concept of tax from a more liberal point of view and to effectively spend the collected amount of taxes. Because the taxes affect the citizens directly both in collection and in allocation. Therefore, it is a necessity to immediately start implementing TQM in income administration.
TQM is a management philosophy which is based on the satisfaction of the customer. Customer satisfaction includes both internal and external customer satisfaction. From the point of view of tax administration the internal customers are the tax office employees, and the external customers are the tax payers and the state. The only means of satisfying the needs of the external customers and effectively collecting taxes on behalf of the state is to satisfy the needs of the internal customers. Therefore, it must be kept in mind that the employees should be motivated by using both internal and external motivators.
The result of this study is that the tax administration does not operate effectively. Therefore, we think that only transforming to TQM, to determine sample tax offices to implement the changes, and trying to improve them will not be enough. What must be done is to implement all the restructuring projects and TQM together. This way it will take less time to achieve the desired goals since the restructuring projects will also be citizen focused.
For the restructuring of the tax administration, TQM is a means. It must never be interpreted as a goal. Restructuring is possible by implementing other projects also. However, the structure of TQM which gives a great deal of importance to human beings conforms to the contemporary management philosophy of today’s world. In short, quality starts with human beings and ends with them. It is impossible for a management philosophy to be successful without being based on human beings.
 
We hope that this study of the Board of Tax Inspectors, the 55 year old organization which achieved great successes about the tax and quality concepts in a very short time, will be the starting point of the quality journey of the Turkish Tax Administration. The Board of Tax Inspectors, which implemented the first real reformations in the Turkish Tax Administration by Income Tax, Corporate Tax and Tax Procedure Law in 1950s, and Added Value Tax in 1985, now presents TQM, which will enable the transformation to a citizen focused tax administration by the participation of both the employees of tax offices and the tax payers. The core purpose of the board is to enable “customer satisfaction”, i.e. “citizen satisfaction” from the public point of view, by the participation of both the tax office employees and the tax payers. The results will have positive effects not only on the tax administration but on the whole nation, and will help the Turkish Republic to catch up with the developed countries.
 
We would like to summarize our long study with a saying of Mustafa Kemal Atatürk, which can serve as the mission of the tax administration:
 
“The citizens cannot appreciate the satisfying results of good procedures and implementations in any field as they can do in the field of taxes.”

 

TOPLAM KALİTE YÖNETİMİ, KAMUDAKİ KALİTESİZLİĞE ÇÖZÜM OLABİLİR Mİ? 1

Prof.Dr.Coşkun Can Aktan

Yönetim bilimi, özel sektörde ve kamu sektöründe  birbirinden ayrı ve tamamen kopuk iki ayrı disiplin olarak doğdu ve gelişimini sürdürdü. Amerikalımühendis Frederick W. Taylor ve yine bir mühendis ve  sanayici olan Henry Ford’un fikirleri ile İşletme Yönetimi bilimi doğdu. Kısaca Taylorizm ve Fordizm olarak adlandırılan yönetim felsefesi yüzyılımızın başlarından hemen hemen ikinci yarısına değin dünyada genel kabul gördü.  Kamu yönetimini ise bilimsel düzeyde ilk inceleyen kişi Alman sosyal bilimci Max Weber oldu. Weber’in kamu yönetimi alanında çalışmalarını yürüttüğü tarihlerde, Henry Fayol adında bir başka bilim adamıda bu alanda çalışmalar yapıyordu. Weberyen Bürokratik Yönetim ve Fayolizm

Max Weber (1864-1920) Bürokrasi olarak adlandırdığı geniş bir organizasyonun nasıl yönetilebileceğine ilişkin çalışmalar yaptı. Weber’e göre bürokrasi  ve devlet yönetimi için başlıca şu ilkeler önem taşıyordu:

.                      •Otorite ve sorumluluğun organizasyonda açık olarak belirlenmesi,

.                      • Görevlerin ve yapılacak işlerin önceden tesbit edilmesi ve planlanması,

.                      •          Sürekli kontrol ve teftiş,

.                      •          Organizasyonda yazılı kuralların oluşturulması ve saklanması,

.                      •          Yöneticilerin seçimle değil atama yoluyla işbaşına getirilmesi,

.                      •          Emir ve komuta zinciri içerisinde hiyerarşik bir organizasyon yapısı oluşturulması,

                        •          Çalışanların resmi bir sınavdan ve belirli bir eğitim seminerinden sonra işe kabul edilmesi.

                        Weber dışında kamu yönetimi biliminin ilk temsilcilerinden biri olarak kabul edilen Henry Fayol 1892 yılında yayınladığı “Yönetim İlkeleri” adlı eserinde Max Weber gibi devlet  yönetiminde merkeziyetçilik, otorite  ve  hiyerarşi’nin önemi üzerinde duruyordu. Fayol’un Resmi Organizasyon ve Yönetim Teorisi ya da kısaca Fayolizm olarak bilinen yönetim anlayışında şu ilkeler geçerliydi:

.                      •          İşbölümü ve uzmanlaşmaya dayalı yönetim yapısı,

.                      •          Yönetimin otorite ve sorumluluğa sahip olması,

.                      •          Yönetimde disiplinin hakim olması,

.                      •          Çalışanların bir kişiden alacakları emir ve talimat doğrultusunda hareket etmeleri,

.                      •          Organizasyondaki ünitelerin ya da birimlerin tek bir hedef ve plan doğrultusunda hareket etmeleri,

.                      •          Organizasyonun çıkarlarının her şeyin üzerinde tutulması,

.                      •          Organizasyonda kararların merkezden alınması,

.                      •          İşgücünün istihdamında sürekliliğin sağlanması; sık sık işten çıkarmaların sözkonusu olmaması,

.                      •          Çalışanların yaratıcılığının ön plana çıkarılması,

.                      •          Çalışanlara adalet ve eşitlik ilkeleri doğrultusunda davranılması,

.                      •          Organizasyonda işbirliği ruhu içerisinde birlikte çalışma isteğinin yerleştirilmesi.

 

1 Ekonomik Forum Dergisi, Yıl 4, Sayı 6, Haziran 1997. S. 56-61.

Max Weber ve Henry Fayol’un bürokrasi ve devlet yönetimine ilişkin görüşleri bir çok ülkede genel kabul görerek uygulandı. Zaman içerisinde bu iki anlayış çerçevesinde kamu yönetiminde merkeziyetçilik, hiyerarşi, “eşit işe eşit ücret”, kuralcılık, kıdem ve sicil esasına dayalıyükselme, rutin teftiş ve denetimler yaygınlık kazandı. Şüphesiz, Weber ve Fayol’un yönetim anlayışında bugünkü çağdaş yönetim için geçerli olan bazı ilkeler de mevcuttu. Bununla birlikte, her iki yaklaşım yönetim uzmanları tarafından şiddetle eleştirildi ve böylece geleneksel kamu yönetimi anlayışızaman içerisinde yıkılmaya yüz tuttu. Kamu yönetimindeki sorunların giderek artmasıyeni bir yönetim anlayışına olan ihtiyacı artırdı. “Yeni” Yönetim Anlayışı: Toplam Kalite Yönetimi

İşletme yönetimi alanında 1950’li yıllardan itibaren yapılan çalışmalar neticesinde Taylorizm ve Fordizm’in giderek önemini kaybetmesi gündeme geldi. Amerikalı ve Japon bilim adamlarının katkıları ile Toplam Kalite Yönetimi adı verilen yeni bir yönetim felsefesi doğmuş oldu. Toplam kalite yönetimi esasen özel sektör için geliştirilmiş bir yönetim anlayışıydı. Ancak daha sonralarıbu yönetim anlayışının mikro ya da makro ölçekte tüm organizasyonlar için uygulanabileceği savunuldu. Kamu sektöründe toplam kalite yönetiminin uygulanmasına yönelik çalışmalar ilk olarak ABD’de gündeme geldi. Federal Devlet bünyesinde direkt Başkan’a bağlıFederal Kalite Enstitüsü oluşturuldu. Toplam kalite yönetimi alanındaki çalışmalar özellikle Başkan Bill Clinton ve Başkan Yardımcısı Al Gore’un desteği ve katkısı ile tüm kamu kurum ve kuruluşlarında yaygınlaştırıldı.

Adından da anlaşılacağı üzere toplam kalite yönetimi, organizasyonda kaliteyi artırmayı hedefleyen bir yönetim felsefesi. Toplam kalite yönetimi anlayışında sadece sunulan ürün ve hizmetin kalitesinin değil, yönetim, insan ve süreç kalitesinin de iyileştirilmesiyle organizasyonda başarı ve yüksek performansa ulaşılabileceği savunuluyor. Ürün ve hizmet kalitesine lider ve üst yönetimin desteğiyle ve organizasyonda iyi eğitilmiş “kaliteli” insangücünün çabaları ile ulaşılabileceği üzerinde duruluyor.  Bu yeni yönetim anlayışında organizasyonun bir bütün olduğu ve bu bütünün tüm unsurlarının (yönetici, çalışanlar, yapı, sistem, süreç, makina, araç­gereç, çevre vs.) “ kaliteli” olması gerektiği savunuluyor.

Toplam kalite yönetimi anlayışında geleneksel kamu yönetimi anlayışındaki temel değerler ve ilkelerden tamamen farklıyeni ilkeler savunuluyor. En başta toplam kalite felsefesi “müşteri odaklı” bir yönetim anlayışı. Organizasyonda müşterilerin istek ve beklentileri doğrultusunda faaliyette bulunulması amaçlanıyor. Oysa geleneksel kamu yönetimi anlayışında mal ve hizmetlerden yararlanan kimselere “müşteri” gözüyle değil “vatandaş” gözüyle bakılıyor. Vatandaşlar sadece oy kullanarak kendilerine mal ve hizmet sunacak yönetimi (siyasal iktidarı) belirleme hakkına sahip bulunuyor. Seçimi kazanan siyasal parti, kendisine oy veren müşterilerinin istekleri doğrultusunda değil, kendi karar ve takdirleri doğrultusunda hangi mal ve hizmetlerin sunulacağına karar veriyor.

Geleneksel kamu yönetiminde otoriteye, emir ve talimatlara dayalımerkeziyetçi yönetim anlayışı ve geleneği hakim. Oysa, toplam kalite yönetimi anlayışında görev ve yetkilerin alt ünitelere ve çalışanlara  geniş ölçüde devredilmesini öngören “adem-i merkeziyetçi yönetim” yapısı savunuluyor. Toplam kalite yönetiminin diğer bir boyutu “toplam katılım yönetimi”. Bu yönetim anlayışında her seviyede yönetici ve çalışanlar arasında işbirliği ve iletişime önem veriliyor.  Toplam katılım yönetimi “sinerjik yönetim” olarak da adlandırılıyor.

Toplam kalite yönetimi anlayışında hataların ve yanlışların başlangıçta alınacak önlemlerle ortadan kaldırılması anlayışı geçerli. Bu yönetim felsefesinde “Sıfır Hata” (Zero Defect) ilkesi bir ideali ve dahası bir hedefi ortaya koyuyor. Toplam kalite yönetimi önceden problem çözmenin önemi üzerinde duruyor. Geleneksel kamu yönetimi anlayışında ise “önleyici” değil, “tedavi edici” bir yaklaşım hakim. Hatalar ve yanlışlar ortaya çıktıkça çözümler bulunmaya çalışılıyor.

Toplam kalite yönetiminin diğer önemli bir boyutu “enformasyon ve analiz”e verilen önem. Bu yeni yönetim anlayışında veri toplama ve istatistiksel analizler yapılmasıile sürekli kalite iyileştirilmesi hedefleniyor.   “Benchmarking” adı verilen toplam kalite yönetimi tekniği diğer başarılı organizasyonlardan bilgi sağlama, veri toplama ve bunun organizasyona uyarlanmasıüzerinde duruyor. Benchmarking, “kopyacılık” ya da “taklitçilik” demek değil. Benchmarking, başarılıorganizasyonlardaki “en iyi uygulamaları” almak ve organizasyona uyarlamak şeklinde tanımlanabilir.  Benchmarking uygulayan şirketlerin deneyimleri kamu sektöründe de bu yönetim tekniğinin pekala uygulanabileceğini ortaya koyuyor.

Geleneksel kamu yönetimi anlayışından farklı olarak toplam kalite yönetiminde “insan kaynaklarının yönetimi” büyük önem taşıyor. Toplam kalite  felsefesinde personelin işe alınması, işten çıkarılması, yükselmesi, ücret politikası ve saire konularda yeni ilkeler geçerli.  Bu yeni yönetim anlayışında liyakata dayalı yönetim (meritokratik yönetim) yapısının oluşturulması amaçlanıyor. Oysa kamu yönetiminde liyakat ilkesi yerine kayırmacılık genellikle yaygın. Kamuda işten çıkarma ile ilgili kurallar oldukça katı. Buna karşın, toplam kalite yönetiminde çalışma hayatında esneklik savunuluyor. Geleneksel kamu yönetimi anlayışında yükselme, kıdeme ve pozisyona ya da ünvana dayalı iken, toplam kalite yönetimi anlayışında işe giriş kriterleri açık ve adil, işte yükselme ve ücret politikası ise yönetici ve çalışanların özelliklerine ve performansına dayalı. Toplam kalite yönetimi anlayışında başarının ve yüksek performansın tanınması ve ödüllendirilmesine büyük önem veriliyor.


 

 

Toplam Kalite Yönetimi Kamu Sektöründe Uygulanabilir mi?

Toplam kalite yönetimini tüm boyutlarıyla kamu sektöründe uygulamak mümkün, ancak kolay değil. ABD’de Federal Kalite Enstitüsü tarafından yapılan çalışmaların sonuçları toplam kalite yönetiminin kamu sektöründe de başarılı bir şekilde uygulanabileceğini ortaya koyuyor. ABD’de kamu kuruluşları arasında düzenlenen Başkanlık Kalite ve Verimlilik Ödülü’nü kazanan kamu kuruluşlarında toplam kalite yönetimininin uygulanması neticesinde performans düzeylerinde önemli ölçüde iyileşmeler görülmüştür. Toplam kalite yönetimi halen bir çok  gelişmiş ülkede kamu sektöründe uygulanıyor.

Tekrar ifade edelim ki, kamuda bu yeni yönetim anlayışını uygulamak mümkün olmakla birlikte kolay değil. En başta kamuda değişimi ve yeniden yapılanmayı aktif ya da pasif olarak engelleyen pek çok faktör bulunuyor. Tüm dünyada ve ülkemizde toplam kalite yönetimi konuşulurken kamudaki  yöneticilerin bırakın bu yeni yönetim anlayışını uygulamayı, bundan bihaber olduklarışaşırtıcı ama gerçektir. İkinci olarak, özel sektörden farklı olarak kamuda yönetimde istikrarı sağlamak ve uygulanan politikalarda sürekliliği temin etmek genellikle güçtür.  Siyasette vizyon ve misyon sahibi liderler yerine “statükocu liderler” kamuda daha egemendir.

Tüm toplam kalite yönetimi tekniklerinin kamu sektörüne uyarlanmasında ve başarı ile uygulanmasında lider ve üst yönetimin rolü çok önemli. Toplam kalite yönetiminin önemini kavramış, bunu planlı ve sistematik bir şekilde uygulamakta kararlı ve sabırlıolan lider ve yöneticiler olmadıkça bu yeni yönetim felsefesini kamuda kurumsallaştırmak oldukça güç, hatta imkansız.


 

 

Türk Kamu Yönetiminde “Toplam Kalitesizlik”...

Ülkemizde kamu sektöründe çok ciddi yönetim sorunları bulunuyor. En başta geleneksel kamu yönetimi anlayışının (Weberyen bürokratik yönetim modeli ve Fayolizm) tüm kamu kurum ve kuruluşlarında hakim olduğunu söylemek mümkün. Ülkemizde kamu yönetiminde hala merkeziyetçi ve vesayetçi yönetim geleneği devam ediyor. Bürokrasi ve kırtasiyecilik, vatandaşlara hizmet sunulmasında ilgisizlik ve kayıtsızlık, işlerin sürümcemede bırakılması, aşırı istihdam ve işgücü verimliliğinin düşük olması, israf ve savurganlık pek çok kamu kuruluşunda yaygınlık gösteren başlıca sorunlar. Ayrıca kalitesiz ve liyakatsız personel istihdamı, insangücü planlamasının zayıf olması, çalışanların motivasyonu ve ödüllendirilmesindeki yetersizlik, atama ve nakilllerde adam kayırmacılığın yaygın olması, yönetimde şeffaflığın olmaması, yönetimde iletişim ve katılım eksikliği ve benzeri sorunlar devlet yönetimindeki “toplam kalitesizliğin” değişik boyutlarını yansıtıyor. “Allah’tan sağlık, devletten aylık” ve “salla başı, al maaşı” sözleri malesef bürokrasi ve devlet yönetimdeki kalitesizliği açık olarak ortaya koyuyor. Türk kamu yönetimindeki “toplam kalitesizlik” bunlarla da sınırlı değil. Bugün ülkemizde giderek yaygınlaşan siyasal yozlaşmalar kamu yönetimindeki “ahlaksızlık” sorununu gündemin başşesine getirmiş bulunuyor.  Ülkemizde son yıllarda siyasal yozlaşmaların hemen hemen her türü yaygınlaşma eğiliminde. Rüşvet, yolsuzluk, adam kayırmacılık, hizmet kayırmacılığı, arpalık (hizmetsiz memuriyetlik), yalan-dolan, soygun, milletvekili transferleri, lider diktası ya da sultasıve daha pek çok siyasal kirlilikler Türkiye’nin gündeminde artık eskisinden çok daha sık olarak yeralıyor.

Eğitimdeki kalitesizlik, devlet hastanelerinde yaşanan trajediler, rezalete dönüşen adalet, yerel yönetimler, KİT ve sosyal güvenlik kuruluşlarında çığ gibi büyüyen sorunlar kamu yönetimindeki bu yapının artık yıkılması gerektiğini ve acil

önlemler alınmasını ortaya koyuyor. Özetle, ülkemizde kamu yönetimindeki
sorunlar
ın temeli “kalitesizlik” ve “ahlaksızlık” da düğümleniyor.
Devletin Yeniden İnşası Gerekli...

 

Ülkemizde devlet yönetiminde yeniden yapılanma, daha doğrusu bir “yeniden inşa” kaçınılmaz.  Devletin yeniden inşası için yapılması gereken ilk iş “devletin yeniden tanımlamak.” Dünyadaki değişimin yönünü izleyerek devletin görev ve fonksiyonlarının yeniden tanımlanması  gerekiyor. Devletin görev ve fonksiyonlarının bir kısmının özel sektöre devredilmesi (özelleştirme), bir kısmının ise  üçüncü sektöre aktarılması (gönüllüleştirme) büyük önem taşıyor. Bu “yük aktarımı” dışında devletin kendi içerisinde de güç ve yetki devri gerekli. Yerelleşme adı verilen reform merkezi devletin yetkilerinin mümkün olduğu ölçüde yerel yönetimlere aktarılmasınıöngörüyor.

Özetle, ülkemizde kamu ekonomisi ve kamu yönetimindeki sorunları ortadan kaldırmak için  öncelikle ve sırayla yapılması gereken işlemleri şu şekilde özetlememiz mümkün:

.                      •          Devletin yeniden tanımlanması. Önce devletin görev ve fonksiyonlarının neler olması gerektiği konusunda bir consensus gerekli.

.                      •          Devletin yeniden yapılanması. İdeal devletin temel ilkeleri üzerinde uzlaştıktan sonra yapılması gereken ikinci iş acilen devletin yeniden yapılanmasına yönelik reformların yürürlüğe konulması. Devletin yeniden yapılanmasında yukarıda belirttiğimiz üç temel reform (özelleştirme, yerelleştirme ve gönüllüleştirme) büyük önem taşıyor. Eğitimden, sağlığa, KİT’lerden sosyal güvenlik kuruluşlarına, adalet ve yargı hizmetlerinden yerel yönetim hizmetlerine kadar tüm kamu kuruluşlarında yeniden yapılanma çalışmalarına süratle başlamak gerekiyor.

 

Devlet yönetiminde ve bürokraside toplam kalite yönetiminin uygulanması.

Devletin yeniden yapılanmasısüreci ile birlikte tüm kamu kurum ve kuruluşlarında toplam kalite yönetiminin yaygınlaştırılmasışart. Tekrar belirtelim ki, toplam kalite yönetiminden önce devletin görev ve fonksiyonlarının mümkün olduğu ölçüde sınırlandırılması ve piyasa ekonomisine işlerlik kazandırılması önem taşıyor.


 

 

 Kamuda “Kalite Devrimi”ne Doğru...

En başta şu önemli hususu belirtmekte fayda var. Ülkemizde toplam kalite yönetiminin başarıyla uygulanabilmesi için planlı, sistematik, kararlı ve sabırlıolunması gerekiyor. Öncelikle planlı ve sistematik bir tarzda konuya yaklaşılmasıönem taşıyor. Toplam kalite yönetiminin bünyesinde enformasyon ve analiz, stratejik planlama yönetimi, diyalog ve uzlaşmaya dayalıkarar alma gibi unsurlar mevcut olduğundan işe bu tekniklerden yararlanarak başlanmasışart. Kanaatimizce, ülkemizde başlıca dört genel aşama dahilinde toplam kalite yönetiminin planlanması, uygulanması ve sürekliliğin sağlanması gerekli:

1.                 1. Aşama: Toplam Kalite Yönetimi Hakkında Bilgilenme Süreci,

2.                 2. Aşama: Toplam Kalite Yönetimi İle İlgili Kurumsal Yapılanma (Örgütlenme) Süreci,

3.                 3. Aşama: Toplam Kalite Yönetiminin Uygulanması Süreci,

4.                 4. Aşama: Sürekli Gelişme (Kaizen) Süreci.

 

Toplam kalite yönetiminin başarıya ulaşabilmesi için planlı ve sistematik olmak kadar kararlı, inançlı ve sabırlıolmak gerekiyor. Bu nedenle birinci aşamada toplam kalite yönetimi konusunda kamu yönetimindeki en üst düzeydeki yöneticilerin bilgilendirilmesi önem taşıyor. Üst yönetimin desteği ve katkısı olmadan başarıya ulaşmak mümkün değil. Bu gerçeğin en başta kabul edilmesi gerekir. İlk aşamada bürokrasinin çeşitli düzeylerinde arama konferansları ve eğitim seminerleri yapılarak yöneticiler bilgilendirilmeli, toplam kalite yönetiminin kamu sektörüne sağlayacağıyararlar ortaya konulmalıdır.

İkinci aşamada örgütlenme süreci başlatılmalı. Kamu yönetiminde toplam kalite yönetiminin uygulanmasını planlayacak, koordine edecek ve izleyecek bir üst kurumun oluşturulmasına mutlaka gerek var. Devlet Kalite Enstitüsü adı altında direkt Başbakanlığa bağlı bir kurumun oluşturulmasının önemli ve gerekli olduğu düşüncesindeyiz. Devlet Kalite Enstitüsü, diğer bir üst kurul olarak oluşturulmasınıönerdiğimiz Devlet Kalite Yüksek Konseyi’nin amaçları ve temel stratejik planıdoğrultusunda faaliyet göstermeli ve  konseyde kamu ve özel kesimden temsilciler yeralmalı. Halen devlet teşkilatında faaliyet gösteren TODAİE, Türk StandartlarıEnstitüsü, Milli Prodüktivite Merkezi ve Ulusal Metroloji Enstitüsü’nün statülerinin değiştirilerek Devlet Kalite Enstitüsü’ne bağlanmasını öneriyoruz.  Ayrıca kamu kurum ve kuruluşlarında toplam kalite yönetimini yaygınlaştırmak için Devlet Kalite Ödülleri adı altında her yıl bir yarışma düzenlenmeli. Kaliteye önem veren ve bu konuda başarılı uygulamaları gerçekleştiren kamu kuruluşları tesbit edilerek,  ödülleri her yıl Dünya Kalite Gününde Cumhurbaşkanı’nın katılacağı bir törenle verilmeli. Bu üst düzeydeki örgütlenmeye paralel olarak tüm kamu yönetimi birimlerinde kalite planlama, geliştirme, uygulama ve denetleme birimlerinin oluşturulması gerekli.

Üçüncü aşamada toplam kalite yönetiminin uygulanmasısüreci geliyor. Bu aşamada  uygulamanın önce pilot kamu kuruluşlarında başlatılması ve elde edilen ders ve tecrübeler çerçevesinde uygulamanın tüm kamu yönetiminde yaygınlaştırılması önem taşıyor. Çalışmaya öncelikle toplam kalite yönetimin uygulanacağı kamu kuruluşunda bir Durum Analizi (SWOT Analizi) yapılarak başlanmalı. Bu aşamada toplam kalite yönetimi tekniklerinden (benchmarking, beyin fırtınası, müşteri istek ve beklentileri analizi, nominal grup tekniği, problem tanı ve tedavi matrisleri vs.) geniş ölçüde yararlanılması önem taşıyor. Daha da önemlisi toplam kalite yönetiminin tüm boyutlarıyla kamu yönetiminde uygulanması için çaba gösterilmesi gerekiyor.

Son olarak sürekli gelişme felsefesinin kamu yönetiminde benimsenmesi ve uygulanmasışart. Japonların Kaizen olarak ifade ettikleri Sürekli Gelişme  felsefesi, toplam kalite yönetiminin uygulanması neticesinde elde edilen ders ve tecrübelerin analiz edilmesini ve kalitenin daha da iyileştirilmesini öngörüyor. Unutmayalım ki, kalite iyileştirme hiç bir zaman sona ermeyecek bir süreç olarak kabul edildiği takdirde başarıya ulaşmak mümkün olacaktır. Değişim Yönetimini Öğrenmekle İşe Başlamalıyız...

Kamu sektöründe toplam kalite yönetimini uygulayabilmek bir büyük değişimi, “Kalite Devrimi”ni başarmak demektir. Ancak biliyoruz ki, tüm organizasyonlarda değişimi başarmak mümkün olmakla birlikte kolay bir iş değil. Hele devlette bunu gerçekleştirmek daha da güç. Bu bakımdan  toplam kalite yönetimini başarıyla uygulamak için “Değişim Yönetimi”ni öğrenmek zorundayız. Değişim Mühendisliği olarak da telafuz edilen “reengineering”,  kamudaki değişim arzusunu  gerçeğe dönüştürmenin yöntemlerini daha bilimsel ve sistematik düzeyde düşünmemize yardımcı olabilir. Bu bakımdan işe, değişim yönetimini öğrenmekle başlamamız doğru olacaktır.

Önemle belirtelim ki, toplam kalite yönetimini uygulayarak bürokrasi ve devlet yönetimindeki sorunların tamamen ortadan kaldırılabileceği yanılgısına düşmemek gerekiyor. Devletin devasa bir organizasyon olduğunu gözden uzak tutmamalıyız. Bugün devlet adı verilen organizasyon eski Yunan mitolojisinde Hesiod’un anlattığıHekaton adıverilen yüz eli ve koskocaman gövdesi olan büyük bir canavara, ya da Tevrat’ta Leviathan olarak geçen büyük bir ejderhaya benziyor.  Her geçen gün giderek daha fazla genişleyen devlet faaliyetleri kamu ekonomisi ve kamu yönetimindeki sorunları daha da ağırlaştırıyor.

Bugüne değin devleti hep tüm sorunların çözümü olarak gördük. Devletin bazısorunların kaynağı, bazı sorunların ise çözümü olduğu gerçeğini hep gözardı ettik. Şüphesiz sosyal düzen için Devlet gerekli. Devletsiz “toplum düzeni” olmaz, kurulamaz.  “Devlet baskıya meşruluk kazandırılmış bir kurumdur ve gerekli değildir” şeklinde ifade edilen anarko-kapitalist devlet anlayışı bir ütopyadan başka bir şey değildir. Devleti gerekli ya da gereksiz bir kötülük (evil) olarak ele alan fikirler bazıfelsefi endişeleri ortaya koymanın ötesinde doğru ve gerçekçi yaklaşımlar değiller. Bu bakımdan “devlet gerekli midir?” ütopyası ile değil “devlet ne kadar gereklidir?” realitesi üzerinde daha fazla kafa yormamız gerekiyor. Devletin en uygun görev ve fonksiyonlarının neler olması gerektiği konusunda daha fazla düşünmeli, kısaca devleti yeniden tanımlamalıyız. Devletin görev ve fonksiyonlarını azaltmadan toplam kalite yönetimi ile bürokrasi ve devlet yönetimindeki sorunların ortadan kaldırılabileceğini düşünmek pek doğru bir yaklaşım değil. Toplam kalite felsefesi organizasyonlarda her derde deva bir ilaç olarak düşünülmemeli . Devasa bir organizasyondaki sorunları ortadan kaldırmak için asla mucizeler beklentisi içinde olmamalıyız. Hele sorunların bir tek liderle, bir “iyiliksever despot”la çözüleceğine inanmak büsbütün yanlıştır. Gerekli olan iyi bir reçetedir. Bu reçetede kanaatimizce öncelikle “devletin görev ve fonksiyonları yeniden tanımlanmalı”, ardından “devletin yeniden yapılanması” reformu başlatılmalı ve bu reform süreci içerisinde toplam kalite yönetimi bütün boyutlarıyla tüm kamu kuruluşlarında yaygınlaştırılmalıdır.

İngiliz yazar John Ruskin’in dediği gibi “kalite asla bir tesadüf değil, daima akıllı bir gayretin sonucudur.”


 

 

KAYNAKLAR

Aktan, Coşkun Can., Değişim ve “Yeni” Global Yönetim, İzmir: 1996. (Yayınlanma aşamasında, 334. sayfa.)

Bruno, Gerard., The Process Analysis Workbook for Government, Milwaukee: ASQC Quality Press, 1995.

Carr, David K. and Ian D. Littman., Excellence in Government: Total Quality Management in the 1990’s, Washington D.C. Coopers and Lybrand, 1990.

Cohen, Steven and Ronald Brandt., Total Quality Management in Government: A Practical Guide for the Real World, San Francisco: Jossey-Bass, 1993.

Federal Quality Institute, Federal Quality Management Handbook, Washington D.C:

U.S. Government Printing Office, 1990.

Hunt, Daniel., Quality Management for Government, Milwaukee: ASQC Quality Press, 1993.

Milakovich, M. E., “Total Quality Management in the Public Sector”, National Productivity Review, vol 10, No 2, Spring-1991. s. 195-215.

Morgan, Colin and Stephen Murgatroyd., Total Quality Management in the Public Sector -An International Perspective, Buckingham:PA, Open University Pres. 1994.

National Performance Review., Creating A Government That Works Better and Costs Less, (The Report of NPR), New York: Penguin Books, 1993.

Osborne, David and Ted Gaebler., Reinventing Government -How the Entrepreneurial Spirit is Transforming the Public Sector, Addison Wesley. 1992.

Swiss, J.E., “Adapting Total Quality Management (TQM) to Government”, Public Administration Review, vol 52, No 4, 1992. s. 356-62.

TÜSİAD., 21. Yüzyıl İçin Yeni Bir Devlet Modeline Doğru: Optimal Devlet. (Hazırlayan: Coşkun Can Aktan), İstanbul: 1992.


 

 

 

 

KAMU YÖNETİMİNDE TOPLAM KALİTE UYGULAMASININ OLANAKLARI

 

Ramazan GÖKBUNAR

Cevdet A.KAYALI

I-GİRİŞ

Ulusal zenginlik için yönetimin kalitesi ve etkinliği birinci derecede önem taşımaktadır. Günümüzde kalite anlayışıüretimin bütün alanlarına yayılarak bir yaşam biçimi şekline dönüşştür.

Kamu hizmetlerinin daha duyarlı ve maliyet-etkin hale getirilmesi yönündeki baskılar giderek artmaktadır. Yaşadığımız ortam son derece esnek ve çabuk uyumlu; kaliteli ürün ve hizmet veren; maliyeti  hesaplayan; emir-komuta zinciriyle değil, ikna ve teşvikle çalışan; personeline yetki, kontrol hatta sahip olma olanağı veren kurumlarıgerektirmektedir. Son zamanlarda değişim buna bağlı olarak yeniden yapılanma, devletin fonksiyonlarının yenilenmesi ile girişimci devlet anlayışının yerleşmesi kavramları tartışılır hale gelmiştir.


 

 

II-KAMU YÖNETİMİNDE KALİTESİZLİK KRİZİ

Bürokrasinin doğasında, belli kaynaklarla mümkün olan en yüksek hasılanın elde edilmesinden ziyade, belli bir sonucun sağlanması için mümkün olan yüksek girdi kullanımının ödüllendirilmesi eğilimi yatmaktadır. Bürokratik örgütlerde iktidar ve prestije giden yol, geniş bir bütçeyle çok sayıda insanın yönetilmesini gerektirdiğinden girdilerin azamileştirilmesi sonucunu doğurmaktadır. Sonuç, bir savurganlık eğilimidir; çünkü, personel ve malzemenin cömertçe kullanımıözendirilmekte, buna karşılık, etkin ve yararlı kullanımı cezalandırılmaktadır. Bürokratların kendi örgütlerini büyütme istekleri ile siyasilerin etkinlik alanlarınıgenişletme amaçları birbirine uygun düşünce, verimlilik ve etkinlikten uzak kadrolar ortaya çıkmaktadır. Statü arama, güven, prestij v.b. nedenlerle bürokraside iş hacmindeki artış aritmetik ortalama ile,  personel sayısıise geometrik ortalama ile artmaktadır. Kamu kurumlarında genellikle vatandaşı değil, amiri memnun etmek için çalışılan memur zihniyeti egemendir. Sonuçta kamu hizmetlerinin kalitesi düşük ve maliyeti yüksek olarak gerçekleşmektedir.

Örgüt büyüdükçe; eşgüdüm azalmakta, kırtasiyecilik artmakta, işlemler yavaşlamakta, iletişim ve uzmanlaşma alanı daralmakta, biçimsel denetim yoğunlaşmakta, yönetime katılma, işgörenler arası ilişkiler azalmakta, yaratıcılık yok olmaktadır. Klasik bürokrasi anlayışında, personel sistemi; yeterliliğe (liyakate) değil, kıdeme (masada bekleme yılları) dayandığından, bürokratlar, emekliliğine yakın yaşlılık dönemlerinde yetmezlik düzeylerine ulaştıklarında, üst yönetim görevlerine

1

gelmektedir. Ayrıca, klasik bürokrasi anlayışında "kişisel amaçların örgüt amaçlarına feda edilmesi", "tüm çalışanların örgüt amaçlarına yöneltilmesi" gibi yönetim ilkelerinin geçerli olmaması, hiyerarşik sorunlar, sorun çözme niteliğinin olmamasıdevletin kurumsal yapısının zamana uymaması v.b. nedenler bürokrasinin hizmet kalitesini düşürmektedir.

Kamu kurumlarının çoğu asli görevlerine göre değil, mevzuata ve bütçelere göre davranırlar. Doğru bildiklerini yapamayan, kurallara uymadıklarında cezalandırılmaktan korkan memurlar çalıştıkları kurumun asli görevlerini unutup kurallarıizlemeye koyulurlar. Genelge üzerine genelge yayınlayıp, alışılmış 'kendini kurtarma' yoluna giderler. Sonuçta kamu çalışanları neyi, ne zaman ve nasıl yapacakları kesin bir biçimde emredilmek suretiyle kendi inisiyatiflerini kullanmalarıönlenmiş ve demotive edilmişlerdir 1.Amaçlarıkurallara uymak olan kamu yönetimleri daha fazla eleman ve daha fazla kaynak ilave etmeden yeni hiçbir şey yapamayacak kadar mevzuat ve bütçe kalemleriyle kilitlendikleri için sürekli büyüyen bürokrasinin bedelini ise vatandaşlar ödemektedirler.

Amirler elemanlarına istediği kadar misyonlarına göre davranmalarını söylesin; bütçe ve personel sistemi yönetmelikleri izleyip bütçe kalemlerine göre harcama yapmalarını belirtirse, elemanlar sistemleri uygulayacaklardır. Özel sektörde personelin işlevi "destek"; kamuda ise "kontrol"dür. Kamuda personel kanunu karışıktır. Kamu yöneticileri normal yöneticiler gibi elaman alımı yapamazlar. Memuriyet sınavında başarılı olanlarla yetinmek zorundadırlar. Bu kişiler her zaman o işe uygun kişiler değildirler. Memurlar skalaya yerleştirilir ve ücretleri, terfileri performanslarına göre değil kıdemlerine bağlıdır, işten çıkarılmaları  ise çok güçtür2.

Geleneksel kamu yönetimleri, çıktılara, yani sonuçlara değil girdilere bakararak karar verirler. Okullara kaydolan öğrenci sayısına, işsizlik sigortasını bu yardıma ihtiyaç duyan işsiz sayısına, emniyet müdürlüklerini suçla mücadele için gereken tahmini insan gücü sayısına göre finase ederler. Bir okuldaki öğrencilerin başka bir okuldakilere kıyasla ne kadar başarılı oldukları, yoksulların ne kadarının iş bulup çalıştığı, suçun ne oranda düşğü farketmez. Hatta okullar, sigorta kurumları, emniyet müdürlükleri durum ne kadar kötüleşirse o kadar fazla kaynak alırlar3.

Çağdaş yönetim usullerinin ortaya çıkması hizmetlerin sunum şeklini etkilemiştir. Özel sektör uyguladığıyöntemlerle etkili, verimli ve rasyonel hizmet üretirken, devlet ve idare bu usullerin gerisinde kalırken, sorgulanmaya, zayıflamaya ve verimsiz hale gelmeye başlamıştır. Kamu hizmetlerinin sunumundaki idari zihniyet, iş görme usulü, bürokratik ve merkeziyetçi yaklaşım, etkin hizmeti engellemektedir. Günümüzde devlet anlayışı daha az maliyetli ve daha etkili yapmak ve ulusal bürokrasi kültürünü değiştirmek gerekmektedir. Kamu yönetiminde yaşanan krizin tek sorumlusu kırtasiyecilik anlamındaki bürokrasidir. Sorunun kaynağı "tembel ya da yetersiz insanlar" değildir, yaratıcılığı engelleyen gereksiz aşırı kural ve yönetmeliklerdir ve gereksiz kurallar da sürekli büyümektedir. Anlamlı olsa da olmasa da herşey kuralına

1David OSBORNE-Ted GAEBLER, Kamu Yönetiminde Yeni esaslar (Girişimci Ruhu Kamu
Sektörünü Nasıl Şekillendiriyor?),
İzmir: PETKİM Yayınları, 1993, s.12.
2 Osborne-Gaebler, s.15-16.
3Osborne-Gaebler, s.18-19.

 

2

uygun yapılmaya başlanmıştır. İşgörenler aşırı kontrol oluşturarak olası hatalarıönleme adına, verimsiz çalışmaktadırlar. Sonuçta, vatandaşların meşru taleplerine cevap veremeyen bir kamu yönetimi ortaya çıkmaktadır.

III-KAMU YÖNETİMİNDE TOPLAM KALİTE YÖNETİMİ(TKY)

Dar anlamda, kalite, ürün kalitesini ifade etmektedir. Geniş anlamda, kalite, iş kalitesi, hizmet kalitesi, iletişim kalitesi, proses kalitesi, işçiler, mühendisler, idareciler ve yöneticiler dahil insanların kalitesi, sistem kalitesi, firma kalitesi, hedeflerin kalitesi v.b.'dir. Her belirtisinde kaliteyi kontrol etmek temel yaklaşım haline gelmiştir 4. Bir yerde kalite, en geniş anlamda iyileştirilebilecek herşeydir. Kalite denetimin değil, üretimin içindedir, dolayısıyla yönetimin bir fonksiyonudur.

Kalite kontrolü; kalite standartlarının belirlenmesi ve bu standartların uygulanıp uygulanmadığının ölçülmesidir. TKY ise; tüketici isteklerini en ekonomik düzeyde karşılamak amacı ile işletme organizasyonu içindeki ünitelerin, kalitenin yaratılmasıyaşatılması ve geliştirilmesi yolundaki çabalarını birleştirip koordine eden etkili bir sistem olarak tanımlanmaktadır 5.Değişim, dönüşüm, yaratıcışünce, motivasyon, takım çalışması, iletişim, önleyici sorun belirleme ve çözme temeline dayanan TKY, gerek tüketicilerin, gerekse işgörenlerin doyumunu ön plana çıkarmaktadır. Bu yaklaşım, içinde insan unsuruna ağırlık veren, sosyal ve davranışsal bilimlerden yoğun destek alan katılımcı ve paylaşımcı lider-yöneticiler gerektiren bir uygulamalıfelsefedir.

TKY, müşteri ihtiyaçlarının odak noktası alınarak, firmanın ya da kuruluşun performansını her alanda ve her düzeyde tüm çalışanların bütünleşmiş katkılarıyla, sürekli olarak geliştirilmesini esasını vurgular. Bireysel başarının harekete geçirilmesiyle örgütsel başarının sağlandığı sürekli iyileştirmenin yapılabilmesi temeline dayanan TKY bir ekip çalışmasıdır. Dolayısıyla organizasyonda örgüt içi personelin bu faaliyete katılması gerekir. Katılımcı yönetim tarzı ile, örgüt içindeki bireylerin maliyet ve kalite bilincine sahip olmalarına ve işgörenlerin kalitesiz ürün üretme nedenlerini belirleme, gönüllü olarak çözüm yolları bulmalarına olanak sağlamaktadır. TKY’nde ürün kalitesi, işletme, sektör ve ülke çapında çalışanların faaliyetlerinin genel toplamıdır.

TKY'nin felsefesi istatistiki düşünce sistemini baz almakta, verilerden üretilen bilgileri sistematik bir yapıda planlamadan başlayarak üretime kadar varan bir süreç içinde ölçme ve kıyaslamalarla değerlendirerek uygulamaya geçmektedir. Kalite de devamlıiyileştirmeyi amaçlayan sistem, üretimde yer alan bireylerin fonksiyon ve becerilerini değerlendirmek yerine organizasyonun verimini artırmayı hedef almaktadır. Bu yönetim şeklinde kalitenin ekstra bir maliyet yaratacağı inanışı, yerine kalite artışının daha ucuza mal edilebileceği olgusuna bırakmaktadır.

TKY'nde maliyet/fayda/etkililik çerçevesinde, süreç içinde geliştirilen çözüm alternatifleri arasında karar mekanizmasında önemli bir kriter olarak yer almaktadır. Sistem işleyişinde kurumun değişik birimleri arasında yatay işbirliğini, dikey iletişimde

4Kaoru  ISHIKAWA, Toplam Kalite Yöntemi, İstanbul: KALDER Yayınları-7, 1995, s.47. 5 Feray ÇELİKPALE, Toplam Kalite Kontrolü, Bursa:Busiad Yayınları, 1993, s.2.

3

ise bütünleşmeyi amaçlamakta, çalışma kültürüne ve yaşam tarzına değişiklik getirmektedir. .Bu yaklaşımda